Haber

MİB Yönetim Kurulu Çerkezköy’e çıkarma yaptı

BURSA (DÜNYA) – Makine sektöründe yerli makine üreticilerinin çıkarlarını gözetmek ve yerli makine üretimini desteklemek amacıyla faaliyetlerini sürdüren Makina İmalatçıları Birliğinin (MİB) Yönetim Kurulu toplantısı, Çerkezköy’de MES Elektromekanik Döküm A.Ş. tesislerinde gerçekleşti. Yılmaz Redüktör San. ve Tic. A.Ş. temsilcisi ve MİB Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ender Yılmaz’ın ev sahipliğinde gerçekleşen toplantı sonrası, Yılmaz Şirketler Grubuna ait MES Elektromekanik döküm fabrikası ve yine aynı gruba bağlı ELK Motor fabrikalarının Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesindeki fabrikaları ziyaret edildi.

Önemli üretim gücü

50 bin ton/yıl döküm kapasitesine sahip ve Gri Dökme Demir, Sfrero döküm ve Bronz döküm faaliyetlerini gerçekleştirebilen MES Döküm firması ziyaretinde, şirketler grubunun diğer firmaları başta olmak üzere yurtiçi ve yurtdışından talepleri karşılayan ve entegre bir tesis olarak tüm işlemleri kendi bünyesinde gerçekleştiren firma temsilcisi Ender Yılmaz; test laboratuvarı ile birlikte, tesisin 3D ölçme yeteneğine sahip, CAD/CAM uygulamaları ile birlikte talaşlı imalat tezgahlarının yardımı ile yüzey işleme teknolojisini harmanlayan ve konusunda sayılı ve önemli bir üretim gücüne sahip olduğunu belirtti.

Daha sonra ELK Motor tesislerine geçen heyet Şinasi Yılmaz tarafından karşılanarak, yılda 600 bin adet üretim kapasitesine sahip elektrik motoru imal eden fabrikasını da ziyaret etme fırsatı buldu. Yüzde 100 Türk tasarımı ve üretimi olan ve IE4, IE3 ve IE2 verimliliklerinde ve IEC 63-315 gövde aralığında üretim yapabilen tesisin 50 bin metrekare kapalı alanında bu gerçekleştirdiği, üretimin büyük bölümünün yine grup şirketlerinde yapıldığı kaydedildi. 1 kW ila 250 kW arasındaki geniş bir skalada, yurtiçi taleplerin yanı sıra 63 farklı ülkeye ihracat yapan ELK Motor’un, sürekli yapılan testler ile kalite konusunda çok hassas oldukları ayrıca Şinasi Yılmaz tarafından belirtildi.

YMB, sektörü disipline ediyor

MİB Yönetim Kurulu Toplantısında, özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan Yerli Malı Tebliği’nin, makine sektörünün bugüne kadar devamlı şikayetçi olduğu Yerli Malı Belgesinin (YMB) doğruluğu ve güvenilirliğine çözüm getirmekte ve disipline etmekte olduğu belirtildi. Toplantıda ayrıca; YMB’lerin Yeminli Mali Müşavirler ve Bakanlıkça belirlenen bilirkişiler tarafından onaylanması, uygulama usul ve esaslarının Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca hazırlanması ve yerli girdi maliyetlerinin hesaplanmasına ilişkin belgelerin net olarak tanımlanması hükümlerinin uygulamaya girmesi halinde, Makina İmalatçı Birliği üyelerinden gelen ve bir bölümü kamuoyuna da yansıyan tümüyle ithal edilen makine ve ekipmana dahi YMB düzenlendiği yönündeki yaygın şikayetlerin önüne geçilebileceği kaydedildi.

Haber

‘Stokçu’ suçlaması rahatsız etti: Stok tutmak ile stokçuluk karıştırılıyor

Merve YİĞİTCAN / Yener KARADENİZ

■ İSO Meclis toplantısında Kavcıoğlu ile sanayicileri karşı karşıya getiren ‘stokçuluk’ ithamına iş dünyasından tepki yağdı.

■ Sanayiciler, “stokçuluk yapılıyor” söylemini rahatsız edici buldu. Sektör temsilcilerine göre, yüksek enflasyon ortamında stoklu çalışmak normal.

■ “Finansmana erişimin zorlaştığı, maliyetin çok arttığı dönemde hiçbir sanayicinin elindeki parayı stokta mal tutmak için harcama lüksü yok”

■ “Stok ile stokçuluk birbirine karıştırılmasın. Hiçbir sanayici gereğinden fazla stokla üretim yapmaz. Stokun da ciddi bir maliyeti var”

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun fitilini ateşlediği ‘stokçuluk’ tartışmalarına sanayici cephesinden itirazlar sürüyor. DÜNYA’ya konuşan iş dünyası temsilcileri, üretimde tedarikin garanti altına alınması adına envanter tutmanın işin doğasında olduğunu savunurken, özellikle son dönemde iç ve dış talepteki yavaşlamanın stoklarda şişkinliğe neden olduğunu, hatta sanayicilerin karsız satışlarla karşı karşıya kaldığına işaret ediyor. Son dönemde artan kredi maliyetlerine dikkat çeken sektör temsilcileri, finansmanın bu kadar ‘pahalı’ olduğu bir dönemde sanayicilerin ulaşabildiği krediyi stoka yatırmasının piyasa gerçekleriyle uyuşmayacağına dikkat çekiyor.

Dalgakıran: Stokçuluk lüksümüz yok

Stokçuluk tartışmalarını sağlıklı bulmadığını söyleyen Türkiye Makine Federasyonu (MAKFED) Başkanı Adnan Dalgakıran, kavramların yanlış kullanıldığını, stokla stokçuluğun karıştırıldığını dile getirdi. Hiçbir sanayicinin gereğinden fazla stokla üretim yapmak istemeyeceğine dikkat çeken Dalgakıran, “Hatta şirketlerimizde minimum stokla maksimum üretimi nasıl yapabileceğimizi konuşuruz. Hem stokun da bir maliyeti var. Normal işleyen bir ekonomide bu böyledir. Ama stokçuluk başka bir şey… Bir malı stoklayarak kıtlık yaratıp, o malın fiyatının gerçekten daha yukarıya çıkmasına sebebiyet vermektir stokçuluk. Sanayicinin böyle bir lüksü yok, hele ihracatçının hiç yok. Dolayısıyla ‘stokçuluk’ sanayiciye kullanılacak bir ifade değil” diyerek tepkisini ortaya koydu.

İşletmelerin stoklarında normalden daha fazla mal olduğunu görmenin başka anlamları olduğunu dile getiren Dalgakıran, şu ifadeleri kullandı: “Tedarik zincirlerinde bozulma var. Hızlı üretim yapıyorsunuz, ama malın gelip gelmeyeceğini ya da ne zaman geleceğini bilmiyorsunuz. Bu durumda üretimi kesintiye uğratmamak için normalden daha fazla ürün stoklayabilirsiniz. Mesela bunu yapmaz ve batarsan mahkeme seni ‘basiretsiz tüccar’ olarak nitelendirir. Stokçuluk ise başka bir hikaye. Biz sanayiciler elimizden gelse hiç stok yapmadan üretim yapmak isteriz. Yüksek enfl asyonun olduğu bir yerde de şirketlerin elindeki finansmanı yönetmesi adına, tahsilatlarındaki para ile mal alması da normal. Bunun aksini düşünen sanayicinin yaşaması mümkün değil. Bu basit bir kural.”

Tecdelioğlu: Talep yavaşladı, stoklar şişti

İstanbul Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliği (İDDMİB) Başkanı Çetin Tecdelioğlu, sanayicinin üretimi için birçok girdiye ihtiyacı olduğunu, üretim çeşitliliğini ve teslimat hızını kaybetmemek için sanayicinin elinde hammadde ve ara mamul stokunun bulunması gerektiğine değindi. Şu anda küresel piyasalarda yaşanan yavaşlamanın ve iç piyasada enflasyon kaynaklı alım gücünün düşmesinden dolayı sanayicinin elindeki stokların fazla gelmeye başladığını aktaran Tecdelioğlu, “Normal zamanda 2-3 aylık stoklarla işleri çevirirken, mevcut koşullar stokları 4-5 aya, hatta bazı ürünlerde 8 aya kadar çıkardı. Birçok metalde fiyatlar yüzde 30-40 oranında geriledi. Elimizde pahalı hammadde kaldı. Pahalı hammadde de aslında rekabet gücümüzü zayıflatıyor” ifadelerini kullandı.

“Bu dönem, kar değil, stokları eritme dönemi” diyen Tecdelioğlu, sanayicinin talebin yavaşlaması nedeniyle elinde kalan sözkonusu stoku bir an önce elinden çıkarıp satışa çevirmesi gerektiğinin altını çizdi. Hiçbir sanayicinin parasını gereksiz yere stoka bağlayıp stoktan para kazanmayı düşünemeyeceğini dile getiren Tecdelioğlu, “İhtiyacımız kadar malzemeyi alıyoruz. Zaten ciddi bir finansman yükü altındayız, bankadan kredi çekip de bununla mal alıp stokumuza koyacak durumumuz yok. Yüzde 40’ın üzerinde maliyetle hangi sanayici satmadığı malı alıp kenara koyar” diyerek stokçuluk iddialarına tepki gösterdi.

Fayat: Talihsiz birer açıklama

TOBB Hazır Giyim ve Konfeksiyon Sektör Meclisi Başkanı Şeref Fayat, hem stokçuluk hem de finansmana erişim ile ilgili açıklamaları ‘talihsiz’ birer açıklama olarak değerlendirdi. Sanayicinin bırakın stokçuluğu ‘just in time’ yani günlük alıma yönelik bir politika izlediğini dile getiren Fayat konuştu: “Kimse o kadar büyük bir organizasyonun parçalarını her birini aylarca stoklayamaz. Fakat içinden geçtiğimiz konjonktürde tedarik zincirinde sorunlar olunca fabrikaların durduğunu, üretimlere ara verdiğini gördük. Geçen 2,5 yılda bu sebeple sanayicilerin çarkları durmasın diye özellikle temininde sorun olan ürünlerin stokunu yaptıkları doğrudur. Yüksek enflasyondan korunmak adına stok yaptıkları da doğrudur. Ama bunun haricinde spekülatif gibi bir stokçuluk ile sanayiciyi suçlamak doğru değildir. Stokçuluk ile suçlanması gereken birileri varsa bunları ürün toptancıları yapar ve ceza kanununda da bunun karşılığı vardır. Ama sanayici stokçu olamaz. Stok yapmak demek stok yapacağın ürün için bir mekan bulmak ve aynı zamanda işletme sermayenizi de çok fazla artırmak demektir. Zaten işletme sermayesi döviz bazında 2, TL karşılığı da 4 katına çıktığı için işletmelerin fazladan stok yapmak için sermayesi yok. Ancak fabrikanın durması bunların hepsinden çok daha büyük bir maliyet olduğu için de yapılan bu işlemler stokçuluk için değil, sağlıklı bir şekilde işleyişi sağlamak içindir.”

Kaya: Alınamayan para ile stokçuluk yapılmaz

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı Ramazan Kaya yeni ekonomik model ile başlayan uygulamayla enfl asyonda önemli artışlar meydana geldiğine dikkat çekerek, “Küresel emtia fiyatlarına baktığınız zaman da yüzde 100’e varan artışlar var. Dünya genelinde son 40 yılın en yüksek enfl asyonu ile karşı karşıyayız. Türkiye’de ÜFE yüzde 138’e, TÜ- FE yüzde 78’lere çıktı. Sanayici ve ihracatçı hammaddeye, ara mamule dayalı işler yapıyor. Sanayiciler olarak stok yapılan çok bir şey olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Sadece tedarik zincirinin kırılması ile birkaç ay üreteceğin malın ara malı ve hammaddesi üretim boşluğu olmaması için stok yapılmış olabilir ki bu ciddi bir maliyet. Bunun haricinde stok yapabilmeniz için ciddi bir sermayeye ihtiyacınız var. Sermayeniz olmasa da kredibiliteye erişim olması gerekiyor. Yeni ekonomik modele geçeli 7 ay oldu ve istenen hedefl ere maalesef yaklaşılamadı. Zaten şu an kamu bankaları dışında özel bankalar yüzde 35-40’lara varan TL krediler veriyor. Kamu bankaları zaten yatırım teşviki dışında hammadde ya da sermaye kredisi vermiyorlar. Bu sebeple alınmayan bir para ile stokçuluk yapılacağını öngörmüyor ve düşünmüyoruz” ifadelerini kullandı.

Becan: Kimse stok yapma meraklısı değil

Sanayicilerin eylemlerini stokçuluk olarak algılamanın yanlışlığına dikkat çeken Yalova Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Tahsin Becan, “Ona bakarsanız inşaat sektörüne de el atmak lazım. Arsa alıyorlar. İş dünyasının stok maliyeti var ve bundan kaçması gerekir ve kimse de stok yapma meraklısı değil. Yapan mecburiyetten yapıyor. Buna da bakmak lazım. Merkez Bankası Başkanımız ‘krediyi alıp döviz alanları biliyoruz’ diyor. Kredi alırken bankalara gittiğimizde önümüze koyuyorlar konut kredisi mi, taşıt kredisi mi her ne için alıyorsak… O zaman bunların da önüne koysunlar ve kimler alıyorsa açıklasınlar. Onlara istediği baskıyı ithamı yapabilirler hiç sorun değil. Böyle bir durumda tüm iş dünyasını aynı kaba koymak doğru değil. Kalkıp bankadan kredi al sonra döviz al bu tabi ki olmaması gereken bir şey. Bunu yapan varsa da açıklasınlar, herkes bilsin. Doğru olan bu. Yoksa serbest ekonomide altın alma, arsa alma, onu alma, bunu alma… E ne yapacak ticaret yapan adam. Ben beyaz eşyacıysam buzdolabı alacağım kalkıp arsa alacak halim yok” diye konuştu.

Sanayiciye göre sorun stok değil, finansman

Eroğlu: Sanayici spekülasyon yapmaz

TOBB Plastik, Kauçuk ve Kompozit Sanayi Meclisi Başkanı Yavuz Eroğlu, ‘stokçuluk’ ithamlarının bugünün ekonomik kavramlarıyla çok örtüşmediğini belirterek, sanayicinin stokunu yani envanterini zaman zaman artırıp azaltabildiğini, mevcut konjonktürde de tedarik zincirindeki kırılmalardan ötürü üretimini aksatmak istemeyen sanayicilerin normalden biraz daha fazla stok tuttuğunu kaydetti. Bunun yanında enflasyon ortamında zarar etmemek adına malının stokta durmasını isteyenlerin de olabildiğini söyleyen Eroğlu, “Bazen alıcı 3-5 sabit fiyat garantisi istediğinde, mecbur üretici de 3-5 aylık stok yapmak zorunda kalabiliyor. Yoksa sürekli fiyat artan bir yerde nasıl sabit fiyat verebilsin. Ancak fiyat artar diyerek malını tutanlar olabilir, ki bu stokçuluk değil” dedi.

Laçin: Stok yapmak sanayicinin aleyhine

Türkiye Beyaz Eşya Sanayicileri Derneği (TÜRKBESD) Yönetim Kurulu Üyesi Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Laçin , finansal problemlerin bu denli ağır olduğu bir dönemde sanayicinin stok yapmasının onun aleyhine olduğunu söyledi. “Bu dönemde para ‘pahalı’ ve ulaşmak zor” diyen Laçin, şöyle konuştu: “Şu an stok problemi olanların aslında tedarikle, üretimle ya da satışla ilgili problemleri olabilir. Bu problemleri olmayan hiçbir sanayicinin stok yapması mümkün değil.”

Öksüz: Finansman sıkıntısı büyük sorun

İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği Başkanı Ahmet Öksüz, finansman ile ilgili sıkıntıların sürdüğünü, hatta son dönemde sanayicinin en önemli sorunlarından biri haline geldiğini vurguladı. Öksüz, “Özel bankalar da muslukları kapattı. En önemli sıkıntılarımızdan biri bu” diye konuştu.

Uyguner: Faaliyet dışı kar aramıyoruz

MB Başkanı Kavcıoğlu’nun “Ucuz kredi ile döviz alanlar var” yönündeki açıklamalarını değerlendiren Türkiye Deri Sanayicileri Derneği Başkanı Burak Uyguner şunları söyledi: “Haklı olduğu yerler de olabilir. Bunu yapanlar vardır eminim, ama bizim sektörümüzde bunun örneği olduğunu düşünmüyorum. Faaliyet dışı kar etme üzerine oynamıyoruz.”

Haber

“Türk tekstil sektörü fiyat değil inovasyonla rekabet etmeli”

Duygu GÖKSU / İZMİR

Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası (AHK) Türkiye ile DÜNYA Gazetesi iş birliğinde “Sektörlerde Ufuk Turu” paneli İzmir’de gerçekleştirildi. Hugo Boss Tekstil Sanayi ev sahipliğinde düzenlenen panelde sektör olarak “tekstil” ele alındı. Toplantıda tedarik zincirinden, Avrupa Yeşil Mutabakatı hazırlıklarına uzanan farklı konu başlıkları ele alındı. Panelistler teknik tekstil, inovasyon, katma değerli üretim gibi konulara dikkat çekerek Türkiye’nin fiyat rekabetçiliğinden uzaklaşması gerektiğini vurguladılar.

AHK Türkiye Genel Sekreter Yardımcısı Hartwig Kühn’ün açılış konuşmasıyla başlayan düzenlenen panelin moderatörlüğünü DÜNYA Gazetesi Üst Yöneticisi Hakan Güldağ gerçekleştirdi.

AYSU: DEĞİŞİME EĞİTİMDEN BAŞLAMALIYIZ

Son iki yıldır markalaşma yönünde çalışmaları olduğunu söyleyen Aysu Tekstil Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sibel Aysu, “1999 yılında Denizli’de kurulduk. Sadece bebek tekstili üretiyoruz. 2005 yılında biz farklı bir şey yapmalıyız diye yola çıktık. Şu an yüzde 100 ihracat yapıyoruz. Kaliteye çok önem veriyoruz. Ana pazarımız Avrupa. Bebeğe dair her şeyi üretebiliyoruz. Markalaşma yönünde çabamız var. Konfeksiyon ihracatı yapıyoruz ve bir noktadan sonra marka olmak istedik. İki yıl önce e-ticaretle başladık, önemli adımlar attık” ifadelerini kullandı.

Sektörde katma değeri ve karlılığı yüksek tasarımın önemini vurgulayan Aysu, “Şirketlerin bazı alanlarda rahatlaması gerekiyor ki diğer alanlara yatırım yapabilsin ve kafa yorabilsin. Şirketim para kazanıyorsa ben katma değer konuşabilirim. Dünyanın doğal düzenine dönmeye çalışıyoruz. Bu da ciddi bir maliyet istiyor. Bunların en temel noktası da eğitim olarak karşımıza çıkıyor. İşe eğitimden başlamalı, bilinci değiştirmeliyiz” dedi. Tekstil sektörünün kadın istihdamına açık olduğunu vurgulayan Aysu, kadın erkek dengesini paralel şekilde taşımak gerektiğini de sözlerine ekledi.

GÜLLE: ENERJİ, SU VE ZAMANI İYİLEŞTİRMELİYİZ

Tekstil sektöründe kullanılan pamuğun önemli bir bölümünün Türkiye’de üretilmesinin ciddi bir girdi maliyeti avantajı sağladığını dile getiren Gülle Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Servet Gülle, “Bu topraklarda üretilen pamuklardan elde edilen kumaş ve ürünlerin hepsi buradaki insanların emeğiyle elde ediliyor ve diğer sektörlere göre ithalat girdi sayıları daha az” dedi.

Diğer sektörlerden ziyade tekstilde standart bir üretim olmadığını belirten Gülle, “Uzun dönemli planlar yaparak üretimi organize edemiyoruz. Bu aksiyon bize dinamizm de veriyor. Sektör birçok regülasyonda bu anlamda önde gitmeyi başarıyor. Büyük birçok marka, birkaç senedir ciddi denetimlerle beraber üreticileri belli standartlar için sıkıştırıyor. Son 5 senedir, istenilen standartlar dâhilinde beklentileri karşılamak üzere su veya enerji gibi alanları düzenlemek ve hedefl eri tutturmak için çalışmalara başladık. Su tüketimiyle ilgili, üretimde her makine başında sayaçlarımız var. Ölçümlerimizi ve bunların raporlamasını çok güzel yapabiliyoruz. Su tekstilde iki yerde kullanılır, bir kazan çalışırken bir de işletme içerisinde. Son olarak kullandığımız suyu işletmeye tekrar geri kazandıracak bir projeye başladık. Maliyetinden de öte su kaynakları gittikçe azalıyor. Suyu bulamazsak hiçbir işletme üretim yapamaz. Enerji, su ve zamanı iyileştirmek çok önemli” değerlendirmelerinde bulundu.

Makinelerin ithal edildiğini ancak onu doğru çalıştıracak kişileri yetiştirme ve orada bulunmasını sağlamanın da önemli olduğuna işaret eden Gülle, “Türkiye kendi çevresinde üretim yapan rakiplerine bakıldığında açık ara önde. Güzel bir tasarım yapmak da çok önemli. Modanın trendlerini sunmak da başka bir konu. Yapmamız gereken tasarım ve kalite. Bu konularda eğitilmiş insanlarımızın sayısı artırılmalı” diye konuştu.

AYDINLI: “ELİMİZDEKİ DEĞERLERİ MARKALAŞTIRAMIYORUZ”

Türkiye’nin örme kumaşta dünya pazarının yüzde 8,4’üne sahip olduğuna dikkat çeken Biray Kumaş AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Gökmen Aydınlı, “Türkiye’nin bu konuda ciddi alt yapısı bulunuyor. Çok dile getirilmese de dünyada Türk tekstiliyle ilgili iyi bir algı var. Türkiye’nin önemli bir gücü de dünyada GDO’suz pamuk üreten 4 ülkeden birisi olması. Ama elimizdeki bu değerleri markalaştıramıyoruz” dedi.Dünyanın en iyi elyafl arını üreten ülkelerden birinin de Ege Bölgesi pamuğu ile Türkiye olduğunu belirten Aydınlı, “Tarım politikalarındaki bir takım yanlışlıklardan dolayı Ege’de üretilen pamuk miktarı düştü ama ancak halen daha Türkiye ihtiyacının yüzde 60’ını üretebiliyor” diye konuştu.

Türkiye’de iplik makinesi yapılamadığını söyleyen Aydınlı, “Örme makinesini de küçük girişimciler haricinde yapamıyoruz. Boya ve terbiye makineleri yapıyoruz. Türkiye ağır sanayi hamlesini yapmakta çok geç kaldı. İplik ve örme makineleri, ağır sanayiye ve elektroniğe çok yüksek ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla buralardan iyi sonuçlar almamız şu an çok mümkün değil. Yan sanayi tarafında ciddi bir kapasite oluştu. Yüzde 25’lik bir kısmını yerli üreticiden karşılayabiliyoruz. Şimdi dünyada büyüme modelleriyle ilgili örneklere bakarsak Çin’in yapabildiği en önemli şey teknoloji transferiydi. Biz yapamadık ama Özbekistan bile bir iplik makinesi yatırımı konusunda baskı yapıp sonuç almış. Treni kaçırmamış olabiliriz” ifadelerini kullandı.

Hugo Boss’la çalışmalarının kaliteyi artırıcı yönde etki yaptığını söyleyen Aydınlı, “Kasımda üretime başlayacak olan 1 milyon Euro’luk bir yatırım var. Ardından 500 bin Euroluk bir yatırımımız daha olacak ve yeni bir fabrika üzerinde çalışıyoruz. Kapasiteyi büyütüyoruz” dedi. Aydınlı, sürdürülebilirlik anlamında geri kazanımları tüm fabrikalarda sağlamak gerektiğini ancak düşük fiyatlı perakende zincirlerinin bu değişime gitmekte zorlanacağını söyledi. Aydınlı, kurumsal şirketlerde insana verilen değerin fazla olduğunun görüldüğünü ve bu anlamda da gelişmek gerektiğini sözlerine ekledi.

GÜRKAN: “SİPARİŞLER KONUSUNDA SEÇİCİ OLMALIYIZ”

Konfeksiyon konusunda gelecekten umutlu olduklarını söyleyen Şevkat Boya Genel Müdürü Yücel Gürkan, “Günümüzde en önemli sorun bugünün konusu olan yeşil mutabakat. Gelecekteki su sıkıntısı ve firmaların bunun için yaptıkları alt yapı yatırımları çok önemli. Biz Şevkat Boya olarak 2030’a şimdiden hazırız” dedi.

Türkiye’nin tekstil alanında her siparişi yapabilecek bir ülke olma konumundan çıkmak zorunda olduğunu belirten Gürkan, “Teknik tekstil ve katma değeri yüksek kumaşlara yönelmeliyiz. İhracat konularına dikkat edilmesi lazım. Daha seçici olmak zorundayız. Bugün Türkiye’de çok ucuz tabir edilen perakende zincirleri var. Daha düşük kalitede, fiyat odaklı perakende zincirleriyle yapılan anlaşmalarla bu sistemler kurulamaz. Hugo Boss’un Türkiye’ye bakışını çok önemsiyorum” diye konuştu. Gençlere ağırlık vermek gerektiğini söyleyen Gürkan, şunları söyledi: “Dünyayı tanısınlar, dünya insanı olsunlar. Eğitim ve üretim çok önemli.”

Türkiye tekstil ihracatının en büyük pazarlarından biri Almanya

AHK Türkiye’nin, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri ve ortak projelerin geliştirilmesi gibi amaçlar doğrultusunda çalışmaları olduğunu aktararak konuşmasına başlayan AHK Türkiye Genel Sekreter Yardımcısı Hartwig Kühn, “Türkiye tekstil ve giyim sektörlerinde oldukça güçlü. 2020 yılı tekstil ve giyim ihracat rakamlarına baktığımızda Çin’in dünyanın en büyük tekstil ve giyim ihracatçısı olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin, tekstilde 4’üncü sırada ve giyimde ise 6’ıncı sırada yer aldığını görüyoruz. Türkiye’nin ticaret hacmi en büyük sektörü otomotiv ve üçüncü sırada giyim beşinci sırada ise tekstil ihracatı geliyor. Tekstil ve giyim sektörlerine birlikte baktığımızda ise otomotivden daha büyük olduğunu görüyoruz. Tekstil ve giyim sektörü Türkiye ekonomisi için çok önemli bir konumda yer alıyor. Almanya ve Türkiye arasındaki 2021 yılı ticaretine baktığımızda, Türkiye’nin Almanya’ya ciddi oranda tekstil ve giyim ihracatı yaptığını, Almanya’nın ise Türkiye’ye bu sektörlerde çok az miktarda satışı olduğunu görüyoruz” dedi. Türk tekstil sektörünün avantajlarından bahseden Kühn, Türkiye’nin önemli bir lojistik avantajı bulunduğunu ve yüksek miktarda organik pamuk üretiminin ciddi katkılar sağladığını belirterek, iyi eğitimli iş gücünün ve ülkeye yapılan yatırımların önemini vurguladı.

Mutlu: Türkiye fırsatları kalıcı hale getirmeli

Hugo Boss’un 9 ayda 900 kişiyi istihdam ettiğini ve 2023 yılı sonunda ise 5 bin 500 istihdam hedefi olduğunu aktaran Hugo Boss Tekstil Sanayi Tedarik Zincirinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Özgür Mutlu, “Tedarik zincirindeki kırılma sürecinde biz de gitmekte zorlandığımız ürün gruplarında kendimizi geliştirdik. Faklı ürün gruplarında kaslarımızı geliştirdik. Hugo Boss İzmir farklı konularda gruba destek olmaya başladı. Geçmişte Hugo Boss bütün hammadde satın alımlarını Almanya ve İsviçre’deki merkezlerinden yürütüp oradan İzmir’e gönderiyordu. Bu dönemdeki Hugo Boss grubuna sağladığımız destekler olarak iş modelinde farklı açılımlara girdik. Bunlardan biri de bütün hammadde tedarikinin buradaki lokal tedarikçilerimizle yürütmemiz oldu. 2022’nin 6’ncı ayı itibariyle yaklaşık 8,5 milyon euroluk ham madde doğrudan İzmir üzerinden satın alınmış oldu. Türkiye’ye olan talep devam edecek. Önemli olan şey tedarik zincirindeki kırılmanın ötesinde rekabetçi olmak ve grubun ihtiyacı olan yerlerde stratejik destek sağlamak. Bu da beraberinde yatırımlar getiriyor. Türkiye için doğan fırsatları kalıcı hale getirmek çok önemli. 2022 yıl sonunu 5,5 milyon adet üretimle tamamlayacağız. 2023 yılı sonunda her ürün grubunda büyüyerek bu rakamı 7 milyon adete çıkaracağız” diye konuştu. Kurdukları güneş enerjisi santraliyle, harcadıkları enerjinin yüzde 35’ini güneşten sağlamayı hedefl ediklerini söyleyen Mutlu, “Bununla beraber karbon salınımımızı düşürdük. Sadece kendimizi değil tedarikçilerimizi de yürüttükleri projelere göre değerlendiriyoruz. Sürdürülebilirliği karşılamayan bir tedarikçi varsa projeler geliştirip marka olarak bunu destekliyoruz. Türkiye geçmişte hep rekabeti fiyat üzerinden sürdürdü. Şu anda Türkiye sadece fiyatla rekabet etmek yerine kalite, inovasyon ve sürdürülebilirlikle mücadele etme noktasına gelmeli” dedi.

SEKTÖRLERDE UFUK TURU’NUN TEMASI TEKSTİL OLDU:

AHK ile DÜNYA işbirliğinde düzenlenen “Sektörlerde Ufuk Turu” paneli İzmir’de Hugo Boss’un ESBAŞ’taki fabrikasında ‘tekstil’ temasıyla gerçekleştirildi. Şevkat Boya Genel Müdürü Yücel Gürkan (soldan sağa), Biray Kumaş AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Gökmen Aydınlı, Hugo Boss Tekstil Sanayi Tedarik Zincirinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Özgür Mutlu, Gülle Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Servet Gülle ve Aysu Tekstil Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sibel Aysu’nun konuştuğu panelde, moderatörlüğü DÜNYA Gazetesi Üst Yöneticisi Hakan Güldağ yaptı.

Haber

Kale Grubu’ndan 230 milyon dolarlık yatırım

65’inci kuruluş yıl dönümünü ve geleneksel Seramik Bayramı’nı kutlayan Kale Grubu, yeni yatırım planlarını açıklarken, Granit Slab yatırım hattının temelini de attı. 80 x 160/160 x 320 ebatlarda 6 milimetre, 10 milimetre ve 20 milimetrelik Mat/Parlak granit üretimi gerçekleştirilecek yeni üretim hattının temeli, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ve protokolün katıldığı bir törenle atıldı. Hattın, 32 milyon euro yatırımla 2022 sonunda üretime başlaması planlanıyor. Granit slab hattı devreye girdiğinde, toplam kapasiteye katkısının 1,5 milyon metrekare, yıllık ciroya katkısının ise ortalama 500 milyon TL olması öngörülüyor. Törende konuşan Kale Grubu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay, dünya standartlarında en son teknoloji makine ve fırınlarla donatılacak hatta, üretimin yüzde 70’inin ihraç edileceğini ve ilk etapta 70 kişiye istihdam sağlanacağını açıkladı.

“Yeni yatırım fırsatları araştırıyoruz”

Kale Grubu’nun DNA’sında sanayiciliğin kodlandığını belirten Zeynep Bodur Okyay, şunların söyledi: “Küresel ve yerel pazardaki tüm zorluklara rağmen yatırım yapma şevkimizi asla kaybetmiyoruz. 2022-2026 döneminde 230 milyon doların üzerinde yatırım yapmayı planlıyoruz. Yatırım odağımızda yurt dışında büyüme, yeni iş alanları, dijital dönüşüm, inovasyon ve sürdürülebilirlik var. Önümüzdeki yıllarda ana faaliyet alanlarımızı destekleyen ve geliştiren katma değeri yüksek iş alanlarına odaklanacağız. Grubumuzun yapı sektöründe malzeme, izolasyon, proje ve uygulama alanlarındaki tecrübesinden güç alarak, çatı ve arazi tipi anahtar teslim güneş enerji sistem tasarımı ve kurulumu faaliyetlerini yürütmek üzere yeni yatırım fırsatlarını araştırıyoruz. Bunun yanı sıra enerji depolama sistemleri, yakıt pilleri ve hidrojen enerjisi gibi önümüzdeki yıllarda yaygınlaşması beklenen ileri enerji çözümlerine yönelik incelemelerimiz de devam ediyor. Köklerden göklere uzanan üretim yolculuğumuzu, güncel gelişmeler ve trendler doğrultusunda faaliyet alanlarımızı çeşitlendirerek sürdüreceğiz.”

Toprak ve Sanat Çınarı Sergisi açıldı

Etkinlikte İbrahim Bodur’u anmak üzere, merhum iş adamıyla 50 yılı aşkın dostluğu olan seramik sanatçısı Mustafa Tunçalp tarafından hayata geçirilen 65. Yıl Toprak ve Sanat Çınarı Sergisi de açıldı. Sergide, 1962 yılında Kaleseramik’te başladığı stajla Kale Grubu ile tanışan, 1970 yılından itibaren Kalebodur Sanat Atölyesi’nde birikimlerini gençlere aktaran Tunçalp’in elinden çıkan 75 eser ziyaretçilerle buluştu.

Haber

Bakanlıktan ‘Venezuela’ açıklaması: Tarım için devlet adına arazi kiralanmayacak

Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye’nin yurt dışında özel sektör aracılığıyla gerçekleştirilmesi planlanan tarımsal yatırımlarına ilişkin bilgilendirmede bulundu. Yapılan açıklamaya göre, planlanan tarımsal yatırımlar için özel sektöre yatırım ortamı hazırlanacak, soya,ayçiçeği vb.ithal ürünler üretilecek. Türkiye, inşaat gibi tarımda da yurt dışı yatırımları yapacak. Devlet adına arazi kiralanmayacak.

Açıklamada, Bakanlığın yabancı ülkelerde özel sektör aracılığıyla yatırım imkanları geliştirme konusunda yeni bir vizyon belirlediği belirtilerek, “Bakanlığımız, hem yurt içinde hem de yurt dışında tarımsal alanda yatırım yapan yatırımcılarımızın yanında olmaya devam edecektir” denildi.

Açıklamada şöyle denildi:

“Ülkemizin tarım politikasında önceliği, tüm tarım alanlarımızın verimli bir şekilde kullanılması, alın ve akıl teri döken çiftçimizin desteklenmesidir.

Bu minvalde Bakanlığımız göç, veraset ve diğer nedenlerle terk edilmiş tarım arazilerini yeniden üretime kazandırmak için yeni bir destekleme modeli geliştirmek üzere çalışma yürütmektedir.

Türkiye, tarımsal üretim, tarım teknolojileri ve gıda sanayiinde dünyanın en önde gelen ülkelerinden biridir.

Ülkemiz Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2020 yılı verilerine göre dünya bitkisel ürünler üretiminde 12’nci, sebze üretiminde 4’üncü ve meyve üretiminde ise G’ncı sıradadır. Tarımsal hasıla bakımından da Avrupa’da birinci durumdadır. Bakanlığımızca yürütülen çalışmalar ve üretime yönelik teşvikler ile çok sayıda tarım ürününde de dünyada liderliğimiz devam etmektedir.

Bunun yanı sıra ülkemiz, tohumculuk, tarım makineleri, tarımsal ürün işleme ekipmanları, modern hayvancılık tesisleri ve mezbaha ekipmanları, soğuk hava deposu teknolojileri, modern seracılık teknolojileri ve üst düzey gıda işleme, tesis, alet ve ekipmanları üretiminde çok büyük bir potansiyele sahiptir.

Pek çok ülkeye bu alanlarda ürün, hizmet ve teknoloji ihracatı gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca Türkiye büyük bir bilgi, tecrübe ve know-how altyapısına da sahiptir.

Bakanlığımız yabancı ülkelerde özel sektör aracılığıyla yatırım imkanları geliştirme konusunda da yeni bir vizyon belirlemiştir.

Bu manada özel sektörün tarımsal kalkınma sürecine dahil olması için teşvik edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Ülkemize döviz girdisi sağlayan en önemli sektörlerden biri inşaat sektörü, ülke kalkınmasının özel sektör aracılığıyla desteklenmesinin en güzel örneklerinden biridir. Müteahhitlerimiz Rusya’da, Kazakistan’da, Irak’ta, Katar’da ve diğer ülkelerde yatırım yaparak büyük başarı hikayeleri yazmaktadırlar. Türkiye inşaat sektöründe dünyada 2’nci sırada yer almaktadır.

Tarım sektörünün de inşaat sektörü gibi desteklenerek uluslararası düzeyde hak ettiği yere gelmesi hedeflenmektedir.

Türkiye’nin kendi teknolojisini ve bilgi birikimini devreye sokarak diğer ülkelerle yapacağı tarım alanındaki iş birliği, büyük potansiyelimizi hayata geçirme fırsatı sunacaktır. Bu sayede, Türk yatırımcılar da bilgi birikimlerini ve tecrübelerini ihraç edebileceklerdir.

Yurt dışında tarımsal yatırım yapmak konusunda Türk şirketleri, yani özel sektör nihai karar verici olacaktır. Bakanlık olarak görevimiz, yatırımcı firmalarımıza yatırım yapılacak ülke ortamı hakkında bilgi vermek ve yatırımcıların haklarını koruyacak şekilde hukuki bir zemin oluşturmaktır.

Kaldı ki; birçok gelişmiş ülke, sınırları dışında tarımsal arazi kiralamaktadır. Sanayileşmiş bu ülkeler, yatırımlarını tarımın önemini bilerek gerçekleştirmektedirler. Bu ülkeler ayrıca, bu yatırımlarını gelecekteki tarım ve gıda ürünü ihtiyaçlarını temin etmek için yapmaktadırlar.

Yaşanan pandemi süreci, Rusya-Ukrayna savaşı, küresel iklim değişikliği ve artan nüfus nedeniyle tarımsal üretim daha da hayati bir hal almıştır. Bu ortamda Türkiye’nin ve iş insanlarımızın küresel gıda piyasasında söz sahibi olması adına Bakanlığımızın yeni vizyonu büyük önem kazanmıştır.

Bu vizyon, bize ülkemizin ihtiyaç duyduğu hayati ve stratejik ürünlerin temininde belli başlı ülkelere bağımlılığın azaltılmasını sağlayacaktır.

Bunun yanı sıra, ülkemiz özellikle soya ve ayçiçeği gibi ürünleri büyük oranda ithal etmektedir. Bu ürünlerin yetiştirilmesi için yeterli arazimiz bulunsa bile iklim ve coğrafi koşullar iç talebi karşılayacak oranda üretim yapılmasına imkân vermemektedir. Ayrıca Türkiye’nin su zengini bir ülke olmadığı da aşikardır. Ülkemizin planladığı bu vizyoner yatırımlar, ithal edilen ürünlerin azalması ve cari açığın kapatılmasında da önemli bir rol oynayacaktır.

Dahilde işleme rejimi adı altında ülkemizdeki firmalara hammadde temini de bu yatırımlar sayesinde kolaylaşacaktır.

Vizyonumuzun gereği bu yatırımlar çevreyi korumak ve karbon ayak izini azaltmak için de son derece önemlidir.

Ülkemiz, tarımsal alandaki yurt dışı yatırımlarında “kazan-kazan” ilkesini benimsemektedir. İş birliği yapılan ülkelerde “birlikte üretip birlikte kazanmak” hedeflenmektedir. Dünyanın önde gelen tarım ülkelerinden Türkiye, deneyimlerini tüm insanlık ile paylaşmaktan yanadır. Bunu da tarihi misyonun bir gereği olarak görmektedir.
Dünya Ticaret Örgütünün raporlarına göre yaklaşık 41 ülke başka ülkelerde arazi kiralamış, 62 ülke de arazilerini başka ülkelere kiralamış veya satmıştır. İngiltere’nin başta Afrika’da olmak üzere 4,4 milyon hektar arazi kiraladığı bilinmektedir.

ABD’nin aynı yöntemle kiraladığı arazilerin büyüklüğü 3,7 milyon hektardır. İngiltere’nin kiraladığı arazilerin büyüklüğü Danimarka’nın yüzölçümüne eşitken, ABD, İsviçre ve Çin’in Moldova büyüklüğünde kiraladığı tarım arazileri vardır. Afrika’nın en yoksul ülkelerinden biri Kongo 8,1 milyon hektar arazi kiralamışken Endonezya 7,1 milyon, Filipinler 5,2 milyon ve Sudan 4,7 milyon hektar arazi kiralamış veya satmıştır.

Böylece kendi sınırları dışında tarımsal yatırım yapan ülkelerin, bu yatırımlarını mevcut tarım ve gıda ürünleri ihtiyacı için değil gelecekte dünya gıda piyasasında söz sahibi olmak için gerçekleştirdikleri açıkça anlaşılmaktadır.

Türkiye’nin tecrübesine ve üretkenliğine sonuna kadar güvenen ve tarımsal yatırımlara ihtiyaç duyan ülkeler, Türkiye’ye bizzat kendileri yatırım teklifinde bulunmaktadırlar.

Nüfusu 2050’1i yıllarda 100 milyonun üzerine çıkması beklenen Türkiye’nin, 2053 vizyonunun da bir gereği olarak tarımsal üretimini artırması aklın ve bilimin bir gereğidir.

Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Bakanlığımız, hem yurt içinde hem de yurt dışında tarımsal alanda yatırım yapan yatırımcılarımızın yanında olmaya devam edecektir.

Bakanlığımızın vizyonu yurt dışında tarımsal üretim yapmak için Türk yatırımcısını teşvik etmek ve onlara avantaj sağlamaktır. Bakanlığımızın görevi yatırımcılarımıza yabancı ülkelerdeki tarımsal yatırım imkanları hakkında bütün yönleriyle bilgi vermektir. Ayrıca yatırımcılarımızın haklarını koruyacak şekilde hukuki bir zemin oluşturmaktır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına yurt dışında arazi kiralanması söz konusu da değildir.

Bakanlık olarak pandemi süreci başta olmak üzere alın terini büyük emeklerle toprağa dökerek insanımızın karnını doyuran çiftçilerimizin her zaman yanında olduk, sonuna kadar da yanlarında olacağımızı saygılarımızla kamuoyuna duyururuz.”

Haber

Narkonteks’ten Van’a 10 milyon euro yatırım

İç, termal, spor, ev ve plaj giyimi kategorilerinde üretim yapan Narkonteks, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın ‘Cazibe Merkezlerini Destekleme Programı’ kapsamında hayata geçirilen ‘Tekstil ve Hazır Giyim Organize Sanayi Bölgesi Projesi’ dahilinde Van’da dördüncü fabrikasını açıyor. 3 Temmuz 2022 tarihli temel atma töreninin ardından fabrika inşaatında çalışmalar başladı. Van Tekstil ve Hazır Giyim Organize Sanayi Bölgesi’nde açılacak yeni fabrikada bin kişinin istihdam edilmesi planlanıyor.

Halen İzmir ve Manisa’da üretim tesisleri ve İzmir’de lojistik merkezi bulunan Narkonteks’in Van üretim fabrikası 35 bin metrekare arsa üzerine 24 bin metrekare kapalı alan olacak şekilde tasarlandı. 2023’te açılması planlanan fabrikada, çalışanların yüzde 85’inin kadın olması, yılda 15 milyon adet üretim yapılması planlanıyor. AB standartlarına uygun şekilde çevre ve sürdürülebilirlik kavramlarına önem vererek tasarlanan Narkonteks’in Van’da kuracağı yeni fabrikada kullanacak enerjinin tamamı güneşten elde edilecek ve yağmur suyu hasadı altyapısı oluşturulacak.

25’i aşkın ülkeye ihracat yapıyor

Yeni fabrika kapsamında açıklamalarda bulunan Narkonteks Yönetim Kurulu Başkanı Toygar Narbay, 2005’te İzmir’de kurulan Narkonteks ailesi olarak yeni fabrikayı Van’da açacaklarını bildirdi.

Çok geniş kapsamlı bir ürün gamında üretim yapan bir firma olduklarını belirten Narbay, “Van’da hayata geçirilen Tekstil ve Hazır Giyim Organize Sanayi Bölgesi ile ülkemizde tekstil üretiminin yeni merkezi olacak Van’da gerçekleştireceğimiz yatırımımız ile gurur duyuyoruz. Narkonteks olarak Van’daki insan gücünü desteklemek, Van’ın gelişmesine ve ekonomisinin canlandırılmasına yardımcı olacak olmak bizler için büyük bir önem taşıyor.” dedi.

Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (EHKİB) tarafından ‘2021 yılı Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatının Yıldızları’ kapsamında ‘Altın’ kategoride ödüle layık görülen Narkonteks, başta Hollanda, Almanya ve İngiltere olmak üzere 25’in üzerinde ülkeye ihracat yapıyor. Türkiye’de ve dünyada Blackspade markasıyla da tanınan Narkonteks, bu yıl Narkonteks olarak ihracatını, Blackspade markasıyla da mağaza sayısını artırmayı planlıyor.

Haber

Emir demiri kesti

Evrim KÜÇÜK

Demir cevheri ile çelik fiyatları, dünyanın en büyük metal tüketicisi Çin’in üretim çalışmalarındaki toparlanma belirtilerine rağmen kan kaybediyor. Küresel düzeyde ekonomik durgunluk yaşanacağı endişelerinin emtia talebinde düşüş meydana getireceği korkusunu körüklemesiyle fiyatlarda geri çekilme sürüyor.

Çin’de yüzde 63.5 demir içerikli demir cevherinin ton fiyatı 118 dolara indi. Son 1 haftada yüzde 17.48 değer kaybeden demir cevherinin fiyatında son 12 aydaki kayıp yüzde 45.75 oldu. Yüzde 62 tenörlü demir cevherinin fiyatı da sadece 1 hafta içinde yüzde 12’ye varan düşüş yaşadı. Son 1 ayda yüzde 20 gerileyerek yüzde 14.5 dolara inen fiyatlarda 1 yıllık düşüş yüzde 46 civarında.

Çin’deki ekonomik aktivitede yaşanan keskin düşüşün çelik ve diğer önemli endüstriyel emtiaya yönelik potansiyel tehlike işaretleri vermesi sonucunda ülkenin metal şirketleri alıcılardan satıcılara dönüştü. COVID-19 dalgalarının fabrika ve mağazaların uzun süre kapalı kalmasına, otomobil ve ev elektroniği gibi metal ağırlıklı ürünlere yönelik talebin azalmasına, imalat ve inşaat maliyetlerinin artmasına yol açması sonucunda yılın ikinci çeyreğinden itibaren metal piyasalarına kasvet çöktü.

Başta Fed olmak üzere merkez bankalarının enflasyonla mücadele amacıyla faiz oranlarını agresif şekilde yükseltmesinin dünya genelinde yarattığı resesyon kaygıları da düşüşü destekliyor.

Fiyatlarda gerileme sürecek

Demir cevheri vadeli işlemleri eğrileri, 2022’nin sonuna kadar fiyatların devamlı bir düşüş trendinde olacağına işaret ediyor. *Tradingeconomics tarafından analist görüşlerine ve teknik görünüme bakılarak yapılan tahminlerde demir cevheri fiyatlarının bu çeyreğin sonunda 113 dolardan işlem göreceği, gelecek 12 ay içinde fiyatların 101 dolara ineceği belirtiliyor.

ANZ Research, demir cevheri fiyatlarının 2023’te ortalama 107 dolar/ton ile düşüş trendinde olacağını tahmin ediyor.

Dünyanın en önemli demir cevheri üreticilerinden Avustralya’da hükümet bünyesinde emtia fiyatlarının seyrini izleyen Baş Ekonomist Ofisi (OCE), fiyatların 2022›de ortalama 110 dolar/ton civarında olacağına inanıyor.

Fitch Solutions, fiyatların gelecek yıllar boyu düşmeye devam edeceğini düşünüyor ve 2031 yılına kadar 50 dolar/ tona ineceğini öngörüyor.

ING firmasının emtia stratejileri başkanı Warren Patterson, “Çelik üretiminin baskı altında olduğu ülke yalnızca Çin değil.” derken “Yavaşlayan ekonomik büyüme beklentileri ile artan durgunluk riski, küresel çelik istemi için çok iyi bir durum değil” diyor.

Üretimde 5 yıllık büyüme tahmini ortalama yüzde 2.8

Kuruluş, önceki beş yıldaki ortalama yüzde 0,9 daralmaya kıyasla, küresel demir cevheri madeni üretim büyümesinin 2022-2026’da ortalama yüzde 2,8 olacağını tahmin ediyor. Üretim, 2026’da 2022 seviyelerine kıyasla yıllık 367,1 milyon ton artacak, bu da Hindistan, Rusya ve Güney Afrika’nın 2022’deki toplam üretiminden biraz daha fazla.

Hindistan’da çelik üreticileri üretim kesintisine gidiyor

Hindistan’da bazı çelik üreticileri yerel talebin düşmesi ve bir süre önce çeliğe getirilen yüzde 15 oranındaki ihracat vergisi nedeniyle önümüzdeki aydan itibaren üretimlerini azaltacak. Üreticilerden bazıları yıllık bakım çalışmaları kapsamında tesislerin kapatarak üretimlerini azaltmayı planlıyor. Üreticiler genelde ekim-eylül döneminde bakım çalışması yaparken, stokların yükselmesine bağlı olarak bu yıl bakım takvimini temmuz ayına çekti. Bazı üreticiler ise stok artış hızını sınırlandırmak için ay içerisinde her üç-beş günde bir üretim kesintisine gidecek. Ülkede aylık üretim ortalamasının 10 milyon ton olduğu ancak mayıs ayında üretimin 6 milyon ton seviyesine gerilediği belirtiliyor.

Haber

Çip krizi elektronik ve ev eşyasına sıçradı

Hilal SARI

Çip krizi sadece otomotiv sektörünü değil, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Düşük teknolojili birçok çip, akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik ürünlerin yanı sıra çamaşır makinelerinde ve akıllı tost makinelerinde bile kullanılıyor ancak tedarikçilerin talebe yetişemiyor olması uzmanlara göre beyaz eşya üretimlerini de sekteye uğratabilir. ABD-Çin çip savaşları da durumu kolaylaştırmıyor. Alman Volkswagen otomotivde ikinci çeyreğin ilk çeyrekten de zor geçebileceği konusunda uyarırken, Japon çip devi Renesas yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine döneceğini duyurdu ve hem üretim yatırımlarını hem işbirliklerini sektörün devlerinden TSMC ve Intel’in de yaptığı gibi yükseltiyor.

Otomotiv sektöründe üretimi aksatan çip krizi, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Düşük teknolojili birçok çip, akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik ürünlerin yanı sıra çamaşır ve akıllı tost makinelerinde de kullanılıyor. Tedarikçilerin talebi karşılamakta zorlanması, uzmanlara göre yakın dönemde beyaz eşya üretiminde de sıkıntıya yol açabilir. Diğer yandan, ABD-Çin çip savaşlarının, zaten sıkıntılı bir sürecin yaşandığı tedarik koşullarını daha da kötüleştirebileceği belirtiliyor. Volkswagen, otomotivde ikinci çeyreğin ilk çeyrekten de zor geçebileceği konusunda uyarırken, Japon çip devi Renesas yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine döneceğini duyurdu. Çip krizinin etkileri sadece otomotiv sektörünü değil, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Şirketler, çifte siparişlerle arzı sağlama almaya çalışırken, çip sektörünün devleri yatırımlarla hızla artan talebe yetişmeye çalışıyor.

Küresel çip krizinin etkileri ilk çeyrek üretimlerini otomotiv sektöründen elektronik ve ev eşyalarına taşmaya başladı. Güney Koreli Samsung Electronics ve LG Electronics, 2022 yılına da uzaması öngörülen çip krizinden etkilenen devler arasında.

Fakat çip sadece otomotiv ve elektronikte değil, evimizdeki birçok beyaz eşyada da kullanılan bir bileşen. Credit Suisse Asya Çip Araştırmaları Direktörü Randy Abrams “Mikrokontrolör birimlerinin arzı şu anda kısıtlı ve bu genel beyaz eşyaların üretimini de etkileyebilir” diyor. Financial Times’a konuşan Güney Koreli çip tedarikçileri de siparişlere yetişemediklerini ve talebin sadece elektronik ve otomotivden değil, beyaz eşyadan da olduğunu söylüyor. Düşük teknolojili bu mikrokontrolör birimleri çamaşır makinesinde çamaşırların ağırlığını ölçme özellikleri veya akıllı bir tost makinesinde ekmeğin ne kadar kızaracağını belirlemek için de kullanılıyor, ancak otomotiv ve tüketici elektroniğindeki sorunlar önceliklendirilince bu çiplerin üretimi bazı tedarikçilerin verdiği bilgiye göre arka sıralara atıldı.

Whirlpool: Mükemmel fırtına

ABD’li Whirlpool China Başkanı da geçtiğimiz günlerde krizi “Mükemmel fırtına” olarak tanımladı ve artan talebe rağmen çip kıtlığı nedeniyle şirketin Avrupa ve ABD’ye ihracatının düştüğünü söyledi. Şirket mikrodalga fırın, buzdolabı ve çamaşır makinesi üretiminin yarısından fazlasında kullanılan basit işlemcilere ulaşmakta zorlanıyor.

Güney Koreli üretici DB HiTek – Apple’ın iPad’leri için çip yapıyor – “Müşterilerin akıllı telefonlarda, televizyonlarda ve diğer ev aletlerinde kullanılan çiplere olan talebi kapasitemizi aşıyor. Özellikle ekran sürücü çipleri, elektrik yönetimi çipleri ve görüntüleme sensörlerinde büyük bir arz açığı var” diyor. Bazı analistler pandemiden normale dönüldükçe elektronikten gelen talebin azalacağı görüşünde. Ancak mevcut durumda arzın talebe yetmediği çip sektöründe şirketlerin “çifte sipariş” vererek kendilerini gelecek arz kısıtlarına karşı hazırladığı da bir gerçek.

Samsung CEO’su Koh Dong-jin geçen ay yaptığı açıklamada çip sorununun ikinci çeyrekte de devam edebileceğini ve yeni üst segment akıllı telefon lansmanını gelecek yıla ertelemek zorunda kalabileceğini söylemişti. LG de konuyu yakından takip ediyor ve henüz üretimi etkilenmedi ancak “sorun uzarsa bundan etkilenmeyecek üretici yok” uyarısını yapıyor.

“5G savaşı Çin’e çip stoklattırıyor”

Güney Koreli tedarikçiler çip arzındaki sıkışmanın bir diğer nedeninin ise ABD’nin Çin’in 5G atılımlarına karşı açıkladığı yaptırımların gölgesinde Çinli şirketlerin daha fazla yaptırım gelmeden çipte stok alımı yapması olduğunu öne sürüyor. Pandemiyle birlikte ABD ve Çin arasında çip sektörü için bir üstünlük yarışı başlarken, ikili ilişkilerde ihtilaf konusu olan Tayvan, dünyanın en büyük üreticisine ev sahipliği yapıyor. TSMC IHS Markit verilerine göre dünya genelinde otomobillerde kullanılan mikroçiplerin yüzde 70’ini üretiyor ve şirket gelecek üç yılda 100 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurdu. Yine Tayvanlı Nanya da 5G ihtiyaçlarına yönelik 10 milyar dolarlık bir tesis inşa edeceğini duyurdu. ABD’li Intel de Arizona ve Pekin’de 20 milyar dolar yatırımla iki çip tesisi için yatırım yapacak.

VW: İkinci çeyrek daha zorlu geçecek

Alman otomotiv devi Volkswagen ise çip krizinin otomotiv sektöründeki üretime ikinci çeyrekte ilk çeyrekten de sert bir etki yapacağı konusunda uyarıyor. Şirketin İspanyol markası Seat’ın Başkanı Wayne Griffiths, FT’ye verdiği demeçte “Tedarikçilerimizden ikinci çeyrekte çok ciddi – muhtemelen de ilk çeyreğe göre daha zorlu – sorunlar yaşanabileceği konusunda uyarılar alıyoruz” diyor. Barcelona fabrikasında üretimin “kıt kanaat” yapıldığını aktaran Griffits, markanın tedarikçiden çip geldikten sonra hangi modelleri üreteceği kararını verdiğini aktarıyor.

Yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine dönüyor

Otomotiv çiplerinin devlerinden Japonya merkezli Renesas da mart ayında Nika fabrikasında çıkan yangın sonrası “100 günde” sevkiyatların normale döneceğini söyledi. Toyota, Honda ve Nissan Motors gibi Japon otomotiv üreticilerinin ana çip tedarikçisi Renesas dünya genelinde otomobil mikrokontrolör çiplerinin yüzde 30’unu üretiyor. Şirketten 19 Nisan’da yapılan açıklamada yangın öncesine göre kapasitenin hala yüzde 10 aşağıda olduğu ve 17 Nisan itibariyle üretimin yeniden başladığı belirtildi. Bazı hatlardaki verimin artması ve yeni üretim işbirliklerinden gelen beklentilerin üzerinde verimle siparişlerin 22 Mart’tan itibaren 100 gün içinde normal seyrine döneceği taahhüdü verildi. Açıklamada bu 100 günlük sürede de 7 ila 10 günlük bir gecikme yaşanabileceği de aktarıldı. Nikkei’de yer alan habere göre Japon çip devinin fabrikasında üretimin hızla yeniden başlaması için 14 bin kişi çalıştı. 21 Nisan’da da otomotiv uygulamalarında öncü ABD’li şirket SiFive Inc ile yeni nesil RISC-V çözümleri içeren otomotiv uygulamalarında işbirliği yapacaklarını duyuran şirket aynı zamanda Apple’ın tedarikçilerinden İngiliz Dialog’u 4,9 milyar Euro’ya almak için anlaştı. 2017’den beri yaptığı toplam 16 milyar dolarlık şirket satın alması ile CEO Hidetoshi Shibata’nın ifadeleriyle “tek bir pazar, ürün ve uygulamaya bağlı olma riskini azaltıyor.”

Haber

Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut: Dünya ilaç sektörünün DNA’sı kökten değişiyor

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut, “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken, COVID- 19 sürecinin ilaç sektörünün ülkeler için stratejik değer taşıdığını net bir şekilde ortaya koyduğunu belirtti. Barut, dünya ilaç sektörüyle ilgili şu saptamayı yaptı: “Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık 9 ay gibi kısa sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının kalıcı olarak değişeceği bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.”

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut’a sorularımız ve yanıtları şöyle:

Normalde uzun yıllar alır

● Geçen yıl şubat ayından beri COVID-19 krizi dünyayı kasıp kavuruyor. Başta ABD olmak üzere en gelişmiş ülkeler bile pandemi nedeniyle sağlık tarafında büyük sıkıntılar yaşıyor. Sizce dünya ilaç sektörü pandemide nasıl bir sınav veriyor? Sektör üstüne düşeni yapabildi mi?

İçinden geçtiğimiz pandemi süreci, insan sağlığının yanında, dünya çapında kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik ve sosyal gelişimin ne kadar hayati bir ön koşul olduğunu bizlere net biçimde göstermiş oldu. Tüm dünyada bazı sektörler ön plana çıktı. Bu sektörlerin başında da sağlık ve ilaç sektörü geldi. İlaç sektörünün ülkeler için ne denli stratejik değer taşıdığı çok net bir şekilde anlaşıldı.

Pandemi ile birlikte dünyada çağın kitlesel savaşı diyebileceğimiz çapta büyük bir türbülans, büyük bir kriz ortamı yaşanırken, ülkeler öncelikli olarak sağlık sistemlerini ayakta tutmaya çalıştı. İlaç şirketleri de tüm güçleriyle COVID’e çare olabilecek ilaç ve aşı arayışına girdi. Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık dokuz ay gibi kısa bir sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının artık kalıcı olarak değişeceği yeni bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.

COVID-19 aşısının geliştirilmesi sürecinde küresel çapta ortak bir hedefe karşı yapılan işbirliğini, mRNA gibi görece yeni ve riskli biyoteknolojik alanlara yatırım yapılmasını, global ilaç endüstrisindeki kurum ve kuruluşların pandemi öncesindeki çalışma düzenlerini bir kenara bırakarak bu yeni sürece adapte olmasını ve dijitalleşmenin bize sunduğu fırsatları, endüstrimizin gelecek yolculuğu açısından çok kıymetli buluyorum.

İyi bir sinerji oldu

● COVID-19’a karşı koruma kalkanı olarak bulunan aşılar konusundaki gözlemleriniz nedir?

Aşıların bulunması, üretilmesi beklenen hızda gelişti mi? Dünyadaki aşılama temposu COVID-19 ve varyasyonlarından insanlığı ne kadar koruyabilecek? İlaç firmaları, üniversiteler ve tüm paydaşlar iyi bir sinerji gösterdi ve aşıları bir yıldan kısa sürede hazır ettiler. Otoriteler de acil kullanım onayı vererek, aşılarda normalde olan uzun klinik çalışma gerekliliklerinde esneklik tanıdılar. Normalde yıllar süren aşı geliştirme süreçlerinin aksine, tarihteki en hızlı ilerleyen aşı geliştirme süreci COVID-19 için yaşandı. Tüm dünya, bilim insanları, kuruluşlar, enstitüler seferber oldular. Bundan sonra önemli olan, tedbir yöntemlerini ve çözümleri titizlikle uygulamak. Aşıyı tedarik etmek kadar, aşılamanın planlı ve hızlı bir şekilde ülke genelinde yapılması da çok kritik. Her ülke bir an önce halkının tamamını aşılamak için çaba harcıyor, çünkü insan sağlığının yanı sıra ekonomik ve sosyal etkileriyle de salgının bir an önce bitirilmesi son derece önemli. COVID- 19 RNA bazlı bir virüs olduğundan, varyantlarının ortaya çıkması virüsün doğası gereği. İnaktif aşılar ve mRNA bazlı aşılar bu tür varyasyonlara karşı adapte olma esnekliğine sahip. Aşılama hızı ve oranı arttıkça varyantların etkisi de azalır diye düşünüyorum.

COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık, hazırız

● Aşıların ruhsatlarının serbest bırakılması konusu tartışılıyor. Pandemi gibi bir felaket yaşanırken şirketlerin, aşıları bulanların lisanslarının korunması etik midir? Lisansların serbest bırakılması için devlet destekleri gibi bir formül mü gereklidir?

Bu konunun yanlış bir şekilde ele alındığını düşünüyorum. Zira aşı formülüne sahip şirketlerin lisans vereyim, vermeyeyim gibi bir gündemi yok. Aşıya talep olağanüstü yoğun. Görüştüğüm şirketlerin tamamı zaman kaybetmeden aşıyı kendi ülkelerinin dışında da ürettirmek ve bu talebe cevap vermek istiyorlar. Dolayısıyla, süreç, sadece lisans verilip verilmemesine değil; çok daha büyük resme bakılmasını gerektiriyor. Önemli olan, lisans alınması yanında; gerekli finansmanın sağlanması, teknoloji transferinin en kısa sürede yapılması, gereken izinler ve acil kullanım onayının temini, hammadde tedariki, gereken şartlara haiz tesislerde üretim, aşıların gereken koşullarda taşınarak dağıtımı ve nihayetinde aşılamayı yapan sağlık kuruluşlarında aşının doğru koşullarda saklanması ile aşılama sürecinin organizasyonu gibi uçtan uca çok büyük bir global operasyonun yapılabilmesi.

Abdi İbrahim olarak COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık. Altyapı ve finansman olarak aşı üretmeye hazırız. Fransa, Çin ve

Hindistan’daki firmalar ile ön anlaşmalarımızı yaptık. Özellikle faz aşamaları henüz tamamlanmamış birçok yabancı ilaç firması üretim anlaşması yapmak istiyor. Dolasıyla aşı ürettirme isteği patent koruması refl eksinin önünde diyebilirim.

Molekül keşfi için nakit teşvik gerekiyor

● Türkiye’deki şirketler yakın gelecekte kendi moleküllerini sıfırdan geliştirebilecek bir noktaya ulaşabilecek mi? Bunun için devlete, özel sektöre, üniversitelere hangi görevler düşüyor?

Ülkemizin sağlık alanındaki atılımını ve bunun önemli adımlarından biri olan milli ilaç geliştirilmesi hedefini son derece anlamlı buluyoruz. Yeni molekül keşfi çok uzun zaman isteyen ve ciddi kaynak gerektiren bir süreç. Öncelikle bu alanda kaynak, bilgi birikiminin sağlanması ve nitelikli işgücü yetiştirilmesi gerekiyor. Devletimizin, üniversitelerimizin ve ilaç firmalarının yoğun çaba ve işbirliğiyle ilerleyen dönemlerde bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz. Sektör olarak, şimdiye kadar verilen fiziki yatırım teşvikleriyle ciddi yatırımlar yapmış durumdayız. Ancak, molekül keşfi açısından bugüne kadar verilen teşviklerden farklı bir teşvik mekanizması oluşturulması ve özellikle bu alana yatırım yapan ilaç şirketlerine nakdi teşvikler sağlanması önem arz ediyor. Yeni molekül keşfi için Ar-Ge işin olmazsa olmazı. Son yıllarda sektörde Ar-Ge alanında umut verici gelişmeler yaşanıyor. Kamu bu alanın stratejik önemini fark etmiş durumda. Ar-Ge merkezi sayımız, bugün itibarıyla 33’e ulaşmış durumda. Bu merkezlerde yaklaşık 1450 kişi istihdam ediliyor. İlaç Ar-Ge harcaması, son 10 yılda yüzde 360 artış gösterdi.Yeni molekül geliştirme çalışmaları için Abdi İbrahim dahil bugün pek çok firmamızın üniversitelerimizle iş birlikleri mevcut. Molekül keşfi için önemli bulduğumuz bir diğer konu da ilaç şirketlerinin sağlık alanında faaliyet gösteren ve molekül geliştirebilme kabiliyetine haiz start-up ekosistemine daha fazla entegre olması. Global olarak halen geçerliliğini koruyan klasik molekül geliştirme çalışmaları yanında, molekül geliştirmeye odaklanmış start-up’ların olduğu ekosistemler yaratılması ve bunların teknolojik altyapı, insan kaynağı, tesis, finansmana erişim ile ülkemize rekabet avantajı yaratabilecek regülasyonlar ile desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. İlaç sektörünü besleyebilecek bu tip start-up kümelenmelerini oluşturabilirsek, ortaya çıkacak sinerji ile kendi moleküllerimizi geliştirmenin mümkün olacağına inanıyoruz.

Ham madde yerine biyoilaca yüklenelim

● COVID-19’da, birçok sektörde hammadde ve ara malda Çin’e bağımlılığın sıkıntı yaratabildiği görüldü. İlaçta da hammaddenin iki adresi var, Çin ve Hindistan. Önümüzdeki dönemde ilaç hammaddesi üretiminde Türkiye rol üstlenebilir mi?

İlaç hammaddesinde Çin ve Hindistan dünya pazarının yaklaşık yüzde 80’ine hakim. Bu iki ülke dışındaki tüm ülkeler ilaç hammadde tedarikinde yüksek oranda dışa bağımlı, neredeyse tüm firmalar hammaddeyi bu ülkelerden satın alıyor. Biz de Türkiye olarak ilaç aktif maddesinde maalesef yüzde 100’e yakın oranda dışa bağımlıyız diyebilirim. Pandeminin etkisiyle Çin ve Hindistan’dan hammadde temininin sıkıntıya girmesi, birçok ülkede ilaç üretiminde çok ciddi aksamalara neden oldu. Bu süreç başta ABD ve AB olmak üzere, dünyada hammadde tedarikinde tek bir ülkeye bağımlılık tartışmalarını artırdı. Ancak şunu gördük ki orta ve uzun vadede güçlü petrokimya endüstrisi, işgücü, arsa ve enerji maliyet avantajı, esnek çevre mevzuatı ve kurulu kapasitesi gibi nedenlerle hiçbir ülkenin bu alanda Çin ve Hindistan’la rekabet etmesi mümkün değil. Elbette biz de hammadde üretmeliyiz. Fakat üretilecek hammaddeleri binlerce alternatif arasından çok iyi seçmeliyiz. Çünkü dünyadaki bütün ilaç aktif maddelerini Türkiye’nin üretme şansı olamaz. Ülkemizde bu alanda izlenmesi gereken yol, endüstri 4.0’ın yarattığı verimlilik artışlarından azami ölçüde istifade ederek Çin ve Hindistan’a karşı olan maliyet dezavantajımızın azami ölçüde kapatılması, stratejik olarak önem taşıyan ve yüksek katma değerli olduğu için üretilmesi anlamlı olan bazı ilaç aktif maddelerinin seçilmesi ve bunların sadece Türkiye’deki ilaç üreticilerine değil global olarak satışına odaklanılmasıdır. Ancak, ilaç aktif maddesi üretimi gibi karşılaştırmalı üstünlüğümüz olmayan bir alana kaynak ayırmak yerine; asıl hedefin, yeni molekül keşifl erinin desteği ile yüksek katma değerli biyoteknolojik ürünlerin üretimine ve ihracatına odaklanmamız gerektiğine inanıyoruz.

İlk etapta 20 milyon doz aşı üretim kapasitemiz var

● Türk ilaç sektörü yerli, yabancı oyuncusuyla pandemide nasıl bir sınav verdi, veriyor. Sizin şirketiniz de dahil, bazı Türk şirketleri ve üniversiteler yerli aşı konusunda yol almış görünüyor. Yerli aşı ne zaman devreye girebilir?

Abdi İbrahim olarak Acıbadem Labcell ile yerli aşımızın üretimi için işbirliği içinde çalışmalara devam ediyoruz. Aşının çok yakın zamanda Faz I çalışmalarının başlayacağını umuyoruz. 109 yıllık tecrübemiz, biyoteknoloji alanındaki yetişmiş insan kaynağı, Türkiye’nin en büyük ve en modern biyoteknolojik ilaç üretim tesisi olan AbdiBio’nun sağladığı imkanlarla yerli aşı üretmeye hazırız. Acıbadem Labcell tarafından geliştirilen yerli aşının ve üretimi için ön anlaşmalar yaptığımız aşıların yıl sonunda veya 2022 başında kullanıma hazır hale gelmesini umuyoruz. Türkiye hem tesis olarak hem de insan kaynağı olarak aşı üretebilecek tüm olanaklara sahiptir. Aynı zamanda aşı üretimi için gereken yasal onayları tamamlanmış yüksek kapasiteye sahip tesislerimiz de bulunmaktadır. Pandeminin birkaç yıl daha süreceği ve dünyada aşı arz ve talebi arasında büyük bir dengesizlik olduğu dikkate alındığında, halkımızın salgından sürdürülebilir biçimde korunması için yerel aşı üretiminin gereklilik olduğunu düşünüyorum. Sağlık Bakanlığı’nın, biyoteknolojik ilaç üretim tesisimiz AbdiBio’da yaptığı denetimler sonucu, mRNA bazlı ve inaktif aşıların üretim ve dolumu için izin belgemizi aldık. İlk etapta 20 milyon doz aşıyı üretebilecek kapasitedeyiz. COVID-19 aşısının daha fazla miktarda üretimi için ek yatırım yapılması gerekirse, bunu da kısa süre içinde yapmaya hazırız. Bu yatırımı yapıp kapasitemizi artırırsak, 40 milyon doz aşı üretebiliriz.

En kıymetli çözüm tedavi edecek ilaçların geliştirilmesi

● Dünyada COVID-19 ve varyasyonlarına karşı ilaç geliştirilmesi konusunda nasıl bir tempo söz konusu? Mevcut ilaçlardan daha güçlü tedavi edici özelliği olacak ilaçların bulunması, geliştirilmesi aşıya göre daha mı zordur? Pandemiye kesin çözüm olabilecek ilaç veya ilaçların bulunması ne kadar zaman alır?

Kısa vadede salgını kontrol altına almak için çözüm olan aşının dışında, uzun vadeli ve sürdürülebilir olan en kıymetli çözüm hastalığı önleyebilecek ya da tedavi edebilecek ilaçların geliştirilmesidir. Dünyada virüsü yok edebilecek moleküller üzerinde araştırmalar devam ediyor. Henüz kesinleşmiş umut verici bir molekül ya da tedavi önerisi bulunmamakta. Bu aşamada yapılması gerekenin, vaka sayısının hızlı aşılama ile kontrol altına alınması ile ilaç çalışmalarına zaman kazandırılması olduğunu düşünüyorum. İlaç geliştirme çalışmalarının da hızla tamamlanmasını umut ediyorum.

1800’e yakın ruhsat başvurusu bekliyor

● Türk ilaç sektörü 2020’yi nasıl tamamladı? Sektörün büyüklüğü hangi düzeye ulaştı? Yaşadığınız sıkıntı ve sorunlar neler oldu? Çözüm konusunda yol alabildiniz mi?

Türk ilaç pazarı, 2020 yılında kutu bazında yüzde 6.9 küçüldü. TL bazında ise yüzde 17.7’lik büyüme gösterdi ve 47.9 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaştı. Bu büyümede Şubat 2020’deki yüzde 12.1’lik ilaç fiyat artışının yanı sıra kronik hastalara daha evvel aylık verilen ilaçların pandemi nedeniyle üçer aylık verilmeye başlanmasının etkili olduğunu söyleyebiliyoruz. Kutu bazındaki düşüş ise yine COVID nedeniyle vatandaşlarımızın hastanelere ve doktora gitmekten imtina etmesiyle açıklanabilir. 2021 yılının ilk çeyrek verilerine baktığımızda, pazarın 2020 yılının aynı dönemine kıyasla kutuda yüzde 13 küçüldüğünü; TL’de ise yüzde 14 büyüdüğünü görüyoruz. Uluslararası standartlarda üretim yapan 96 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisimiz bulunuyor.

Ülkemizin ilaç ihtiyacının yüzde 88’ini yurt içi üretimle karşılıyoruz. Endüstrimizin gelişimi önündeki bazı engelleri de sıralamak isterim. Öncelikle üretim kapasitemizi en aktif şekilde kullanmak ve gücümüzü artırmak için Sağlık Bakanlığımızın önderliğinde 2016 yılında hayata geçirilen ancak Avrupa Birliği’nin Dünya Ticaret Örgütü nezdindeki şikayeti sebebiyle durdurulan ilaçta yerelleşme uygulamasının kararlılıkla sürdürülmesini bekliyoruz. Hem ulusal hem çok uluslu pek çok ilaç firmamız da sürece katkı sağlayacak her türlü yatırım ve hazırlığı yapmış durumda. Yerelleşme sayesinde ithal ettiğimiz ürünlerin lokal üretimine başlayarak cari açığın kapatılmasına sektör olarak katkı sağladık. Üretim anlaşmaları sadece yurtiçindeki pazarla sınırlı kalmadı, aynı anlaşmaların devamında ihracat da yapar hale geldik.Ülkemizdeki yerelleşme uygulamasının taraf olduğumuz uluslararası karar ve sözleşmelere aykırılık göstermediğini düşünmekteyiz. Bu kapsamda, fi rmalarımızın çok ciddi yatırımlar yaptığı ve başından beri büyük bir hassasiyetle yürütülen yerelleşme politikasının aynı kararlılıkla, taviz verilmeden sürdürülmesini bekliyoruz.

Endüstrimizin gelişimi adına yüksek ölçekli yatırımlarımızı 2010 yılından bu yana yaşadığımız fiyat sorununa rağmen hayata geçiriyoruz. Yeni tesisler kurmak, yenileme çalışmaları yapmak, üretemediğimiz ürünleri üretir hale gelmek için de yoğun yatırımlar içindeyiz.

İlaç endüstrisi olarak uzun yıllardır büyük bir fedakârlık içindeyiz. Kamunun ilaç harcamalarından tasarruf etmek için gösterdiği çabaya destek oluyoruz. Ancak ülkemizin yerli ve milli ilaç endüstrisinin gelişiminin daha fazla sekteye uğramaması için atılması gereken öncelikli adım mali disiplin odaklı ilaç fi yat politikasından vazgeçilmesidir. Mevcut fi yat politikası düzenlenmez ise; pazara erişimin azalacağını, sektörün yatırım gücünü kaybedeceğini ve belirli ürünlerde ithalat tekelinin kırılamayacağını öngörüyoruz. Endüstrimizin bir diğer önemli sorunu ise çok uzun süredir devam eden ilaç ruhsatlandırma süreçlerinde yaşanan gecikmeler. 2020 yılında, önce bu alanda çalışan komisyonların oluşturulmasındaki gecikmeler; ardından bu komisyonların hızlı ve etkin biçimde devreye alınamaması nedeniyle sektörün 1800’e yakın ruhsat başvurusu uzun süredir bekliyor. Bu kapsamda bir an önce komisyonların tam kapasiteyle ve toplantı sıklıkları artırılarak faaliyete geçmesini sağlayacak koşulların ve yeni bir yapılandırmanın hayata geçirilmesini bekliyoruz. İlaçlarımızın pazara girişini geciktiren mevcut durum, hastalarımızın tedavileri için bu ilaçlara ulaşamamalarının yanı sıra kamu maliyesine de yük getiriyor.

Türkiye’de biyoilaç 8.4 milyar lirayı buldu

● Dünyada ve Türkiye’de ilaç sektörü önümüzdeki 10-15 yılda hangi yönde değişimler yaşayacak? Biyoilaçlar kimyasal olanların yerini alabilecek mi? İlaç endüstrisi, gelirlerinin ortalama yüzde 16’sını Ar-Ge’ye yatırır. Buna ilaveten genetik dizilim, biyomühendislik, 3D printer teknolojisi, bilgi analitiği, otomasyon, yapay zeka ve makine öğrenmesi gibi endüstri 4.0 unsurlarının yardımıyla çok önemli gelişmelerin yaşanacağı, hasta odaklı ve kişiselleştirilmiş biyoteknolojik ilaçların ön plana çıkacağı bir döneme girdiğimizi vurgulamak isterim.

İnsan vücudundaki hücrelerin bağışıklık tepkisi verip, virüse karşı savunma yapabilmesi için gereken proteinlerin üretebilmesini sağlamak için, virüse ait genetik bilgilerin hücrelere taşınmasına dayanan mRNA aşıları, biyoteknoloji alanında yaşanan atılımlara sadece bir örnektir. Genom üzerinde değişiklik yapabilme, DNA dizilimini düzenleme ve değiştirme imkanı sunan CRISPR teknolojisinin daha yaygın biçimde kullanılmasıyla, çeşitli kanser türlerinden bugün henüz tedavisi bulunmamış birçok nadir hastalığın tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilebileceğine inanıyoruz. Hem dünyada hem ülkemizde biyoteknolojik ilaç pazarı hızla büyüyor. Kimyasal ilaçlarla tedavi edilemeyen hastalıklar artık biyoteknolojik ilaçlarla tedavi edilir hale geldi. Nitekim bu ürünlerin dünya ilaç pazarındaki payı yüzde 30’lara ulaşmış durumda.

Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarının payı 2020 yılında yüzde 25 seviyesine ulaştı. Firmalarımız biyoteknoloji alanına ciddi yatırımlar yapıyor. Bu ürünleri üretebilmek için yoğun şekilde teknoloji transferi, know-how ve insan kaynağı yatırımı yapıyoruz. Dünyanın önde gelen biyoteknoloji firmaları ile stratejik ortaklıklar kuruyoruz. 2020 yılında Türkiye’de 23.6 milyar TL’ye satılan ithal ilacın 8.1 milyar TL’lik kısmı biyoteknolojik ilaçlardır. Biyoteknolojik ilaçların tamamına yakınını ithal ediyoruz. Bu model ülkemiz için sürdürülebilir değildir. Biyoteknolojik ilaçları ülkemizde üretmemiz, ithalatımızı azaltacağı gibi ihracatımızı da artıracak ve cari açık üzerinde çift yönlü olumlu etki yaratacaktır. Üstelik katma değeri çok daha yüksek olan bu ürünlerin ihracatıyla ülkemizin katma değerli ihracat hedefine de büyük katkı sağlamış olacağız. Ortalama kilo değeri 1.4 dolar olan ülkemiz ihracatına, kilo ihraç değeri 1000 doların üzerinde olan biyoteknolojik ürünleri eklemek en büyük arzumuz.

Haber

KompoRize’den ‘yeşil üretime’ destek

Zehra ORUÇ

KompoRize Kompozit ve Plastik Sanayi Kurucusu Mustafa Kuyumcu, yürüttükleri Ar-Ge çalışmaları kapsamında ortaya çıkan son ürünlerde termoset-termoplastik ve yüzde 90 organik ve biyobozunur yapıyı sağladıklarını söyledi.

Kuyumcu, “Türkiye çay üretiminde yaklaşık olarak 1.2 milyon ton işleme ile dünya üzerinde beşinci sırada yer almaktadır. Üretim esnasında ise işlenilen çay miktarının yaklaşık yüzde 6’sını üretim atığı olarak çay lifleri oluşmaktadır. Yılda 60 ila 70 bin tonluk çay lifleri, fabrikalarda yakma ya da çürümeye terk etme şeklinde yok edilmektedir. Ürünlerimizle bölgesel olarak her yıl ortaya çıkan bu atığın değerlendirilmesinin yanı sıra plastiklerin olumsuz çevresel etkilerini azaltarak saf plastiklere daha temiz bir alternatif sunmayı da amaçlamaktayız. Ürettiğimiz 4 farklı hammaddenin biri yüzde 100 biyobozunur” dedi.

Firmanın kurulduğu 2017 yılında TÜBİTAK’ta kabul gören proje kapsamında inşaat sektörüne yönelik Ar-Ge faaliyeti yürüttüklerini belirten KompoRize Kompozit ve Plastik Sanayi

Kurucusu Mustafa Kuyumcu, yaptıkları çay lifi esaslı yer döşemesi ile yaklaşık yüzde 80 çay lifi içeren ve açık hava koşullarına dayanıklı yer döşemesi geliştirdiklerini anımsattı.

Öte yandan ürünlerin ticarileşmesi için de atağa geçtiklerinden bahseden Kuyumcu, “Otomotiv sektörüne kamyon kabinlerinin içindeki bazı parçaların üretimi ve tavanlarında ses ve ısı izolasyonuna yönelik levhaların geliştirilmesi, plastik mutfak eşyaları alanında çeşitli mutfak eşyalarının üretimi ve son olarak beyaz eşya firması ile bazı küçük ev aletlerinin plastik kısımlarının imalatı için çalışıldı. Bu geliştirme çalışmalarında firmalar ile prototip ölçekli ürün denemeleri başarı ile tamamlanmış olup seri üretimdeki ürünlerde deneme kademesine geçiş işlemleri için hazırlıklarımızı yapıyoruz” şeklinde konuştu.

İthal edilen kompozit ürünlerin muadillerini araştırıyor

2020 yılında Rize Pazar’da tesis kurup, denemeleri sanayileştirmeye odaklandıklarından bahseden Mustafa Kuyumcu, atık çay lifinden doğal elyaf takviyeli kompozit üreterek, Türkiye’de muadillerine oranla maliyetleri aşağı çeken bir ürünü pazara sunmak istediklerinin de altını çizdi. Kuyumcu, makineleşmenin ardından patent ve marka başvurusu yapacaklarını da ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Belçika, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler doğal elyaf takviyeli kompoziti keten, kenevir, kenaf ya da pamuğun içinde yer alan benzeri malzemeyi kullanıyor. Örneğin ketenin gövdesindeki uzun ipliksi kısmı alıp, örüyor ve doğal elyaf takviyeli kompozit üretiyorlar. Biz de bu ürünlere alternatif atık çay lifi takviyeli kompozit üretimi yapmak istiyoruz.”