Haber

Çip krizi elektronik ve ev eşyasına sıçradı

Hilal SARI

Çip krizi sadece otomotiv sektörünü değil, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Düşük teknolojili birçok çip, akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik ürünlerin yanı sıra çamaşır makinelerinde ve akıllı tost makinelerinde bile kullanılıyor ancak tedarikçilerin talebe yetişemiyor olması uzmanlara göre beyaz eşya üretimlerini de sekteye uğratabilir. ABD-Çin çip savaşları da durumu kolaylaştırmıyor. Alman Volkswagen otomotivde ikinci çeyreğin ilk çeyrekten de zor geçebileceği konusunda uyarırken, Japon çip devi Renesas yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine döneceğini duyurdu ve hem üretim yatırımlarını hem işbirliklerini sektörün devlerinden TSMC ve Intel’in de yaptığı gibi yükseltiyor.

Otomotiv sektöründe üretimi aksatan çip krizi, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Düşük teknolojili birçok çip, akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik ürünlerin yanı sıra çamaşır ve akıllı tost makinelerinde de kullanılıyor. Tedarikçilerin talebi karşılamakta zorlanması, uzmanlara göre yakın dönemde beyaz eşya üretiminde de sıkıntıya yol açabilir. Diğer yandan, ABD-Çin çip savaşlarının, zaten sıkıntılı bir sürecin yaşandığı tedarik koşullarını daha da kötüleştirebileceği belirtiliyor. Volkswagen, otomotivde ikinci çeyreğin ilk çeyrekten de zor geçebileceği konusunda uyarırken, Japon çip devi Renesas yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine döneceğini duyurdu. Çip krizinin etkileri sadece otomotiv sektörünü değil, Asya’daki elektronik ve beyaz eşya üreticilerini de etkilemeye başladı. Şirketler, çifte siparişlerle arzı sağlama almaya çalışırken, çip sektörünün devleri yatırımlarla hızla artan talebe yetişmeye çalışıyor.

Küresel çip krizinin etkileri ilk çeyrek üretimlerini otomotiv sektöründen elektronik ve ev eşyalarına taşmaya başladı. Güney Koreli Samsung Electronics ve LG Electronics, 2022 yılına da uzaması öngörülen çip krizinden etkilenen devler arasında.

Fakat çip sadece otomotiv ve elektronikte değil, evimizdeki birçok beyaz eşyada da kullanılan bir bileşen. Credit Suisse Asya Çip Araştırmaları Direktörü Randy Abrams “Mikrokontrolör birimlerinin arzı şu anda kısıtlı ve bu genel beyaz eşyaların üretimini de etkileyebilir” diyor. Financial Times’a konuşan Güney Koreli çip tedarikçileri de siparişlere yetişemediklerini ve talebin sadece elektronik ve otomotivden değil, beyaz eşyadan da olduğunu söylüyor. Düşük teknolojili bu mikrokontrolör birimleri çamaşır makinesinde çamaşırların ağırlığını ölçme özellikleri veya akıllı bir tost makinesinde ekmeğin ne kadar kızaracağını belirlemek için de kullanılıyor, ancak otomotiv ve tüketici elektroniğindeki sorunlar önceliklendirilince bu çiplerin üretimi bazı tedarikçilerin verdiği bilgiye göre arka sıralara atıldı.

Whirlpool: Mükemmel fırtına

ABD’li Whirlpool China Başkanı da geçtiğimiz günlerde krizi “Mükemmel fırtına” olarak tanımladı ve artan talebe rağmen çip kıtlığı nedeniyle şirketin Avrupa ve ABD’ye ihracatının düştüğünü söyledi. Şirket mikrodalga fırın, buzdolabı ve çamaşır makinesi üretiminin yarısından fazlasında kullanılan basit işlemcilere ulaşmakta zorlanıyor.

Güney Koreli üretici DB HiTek – Apple’ın iPad’leri için çip yapıyor – “Müşterilerin akıllı telefonlarda, televizyonlarda ve diğer ev aletlerinde kullanılan çiplere olan talebi kapasitemizi aşıyor. Özellikle ekran sürücü çipleri, elektrik yönetimi çipleri ve görüntüleme sensörlerinde büyük bir arz açığı var” diyor. Bazı analistler pandemiden normale dönüldükçe elektronikten gelen talebin azalacağı görüşünde. Ancak mevcut durumda arzın talebe yetmediği çip sektöründe şirketlerin “çifte sipariş” vererek kendilerini gelecek arz kısıtlarına karşı hazırladığı da bir gerçek.

Samsung CEO’su Koh Dong-jin geçen ay yaptığı açıklamada çip sorununun ikinci çeyrekte de devam edebileceğini ve yeni üst segment akıllı telefon lansmanını gelecek yıla ertelemek zorunda kalabileceğini söylemişti. LG de konuyu yakından takip ediyor ve henüz üretimi etkilenmedi ancak “sorun uzarsa bundan etkilenmeyecek üretici yok” uyarısını yapıyor.

“5G savaşı Çin’e çip stoklattırıyor”

Güney Koreli tedarikçiler çip arzındaki sıkışmanın bir diğer nedeninin ise ABD’nin Çin’in 5G atılımlarına karşı açıkladığı yaptırımların gölgesinde Çinli şirketlerin daha fazla yaptırım gelmeden çipte stok alımı yapması olduğunu öne sürüyor. Pandemiyle birlikte ABD ve Çin arasında çip sektörü için bir üstünlük yarışı başlarken, ikili ilişkilerde ihtilaf konusu olan Tayvan, dünyanın en büyük üreticisine ev sahipliği yapıyor. TSMC IHS Markit verilerine göre dünya genelinde otomobillerde kullanılan mikroçiplerin yüzde 70’ini üretiyor ve şirket gelecek üç yılda 100 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurdu. Yine Tayvanlı Nanya da 5G ihtiyaçlarına yönelik 10 milyar dolarlık bir tesis inşa edeceğini duyurdu. ABD’li Intel de Arizona ve Pekin’de 20 milyar dolar yatırımla iki çip tesisi için yatırım yapacak.

VW: İkinci çeyrek daha zorlu geçecek

Alman otomotiv devi Volkswagen ise çip krizinin otomotiv sektöründeki üretime ikinci çeyrekte ilk çeyrekten de sert bir etki yapacağı konusunda uyarıyor. Şirketin İspanyol markası Seat’ın Başkanı Wayne Griffiths, FT’ye verdiği demeçte “Tedarikçilerimizden ikinci çeyrekte çok ciddi – muhtemelen de ilk çeyreğe göre daha zorlu – sorunlar yaşanabileceği konusunda uyarılar alıyoruz” diyor. Barcelona fabrikasında üretimin “kıt kanaat” yapıldığını aktaran Griffits, markanın tedarikçiden çip geldikten sonra hangi modelleri üreteceği kararını verdiğini aktarıyor.

Yangın sonrası 100 günde sevkiyat takvimine dönüyor

Otomotiv çiplerinin devlerinden Japonya merkezli Renesas da mart ayında Nika fabrikasında çıkan yangın sonrası “100 günde” sevkiyatların normale döneceğini söyledi. Toyota, Honda ve Nissan Motors gibi Japon otomotiv üreticilerinin ana çip tedarikçisi Renesas dünya genelinde otomobil mikrokontrolör çiplerinin yüzde 30’unu üretiyor. Şirketten 19 Nisan’da yapılan açıklamada yangın öncesine göre kapasitenin hala yüzde 10 aşağıda olduğu ve 17 Nisan itibariyle üretimin yeniden başladığı belirtildi. Bazı hatlardaki verimin artması ve yeni üretim işbirliklerinden gelen beklentilerin üzerinde verimle siparişlerin 22 Mart’tan itibaren 100 gün içinde normal seyrine döneceği taahhüdü verildi. Açıklamada bu 100 günlük sürede de 7 ila 10 günlük bir gecikme yaşanabileceği de aktarıldı. Nikkei’de yer alan habere göre Japon çip devinin fabrikasında üretimin hızla yeniden başlaması için 14 bin kişi çalıştı. 21 Nisan’da da otomotiv uygulamalarında öncü ABD’li şirket SiFive Inc ile yeni nesil RISC-V çözümleri içeren otomotiv uygulamalarında işbirliği yapacaklarını duyuran şirket aynı zamanda Apple’ın tedarikçilerinden İngiliz Dialog’u 4,9 milyar Euro’ya almak için anlaştı. 2017’den beri yaptığı toplam 16 milyar dolarlık şirket satın alması ile CEO Hidetoshi Shibata’nın ifadeleriyle “tek bir pazar, ürün ve uygulamaya bağlı olma riskini azaltıyor.”

Haber

Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut: Dünya ilaç sektörünün DNA’sı kökten değişiyor

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut, “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken, COVID- 19 sürecinin ilaç sektörünün ülkeler için stratejik değer taşıdığını net bir şekilde ortaya koyduğunu belirtti. Barut, dünya ilaç sektörüyle ilgili şu saptamayı yaptı: “Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık 9 ay gibi kısa sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının kalıcı olarak değişeceği bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.”

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut’a sorularımız ve yanıtları şöyle:

Normalde uzun yıllar alır

● Geçen yıl şubat ayından beri COVID-19 krizi dünyayı kasıp kavuruyor. Başta ABD olmak üzere en gelişmiş ülkeler bile pandemi nedeniyle sağlık tarafında büyük sıkıntılar yaşıyor. Sizce dünya ilaç sektörü pandemide nasıl bir sınav veriyor? Sektör üstüne düşeni yapabildi mi?

İçinden geçtiğimiz pandemi süreci, insan sağlığının yanında, dünya çapında kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik ve sosyal gelişimin ne kadar hayati bir ön koşul olduğunu bizlere net biçimde göstermiş oldu. Tüm dünyada bazı sektörler ön plana çıktı. Bu sektörlerin başında da sağlık ve ilaç sektörü geldi. İlaç sektörünün ülkeler için ne denli stratejik değer taşıdığı çok net bir şekilde anlaşıldı.

Pandemi ile birlikte dünyada çağın kitlesel savaşı diyebileceğimiz çapta büyük bir türbülans, büyük bir kriz ortamı yaşanırken, ülkeler öncelikli olarak sağlık sistemlerini ayakta tutmaya çalıştı. İlaç şirketleri de tüm güçleriyle COVID’e çare olabilecek ilaç ve aşı arayışına girdi. Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık dokuz ay gibi kısa bir sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının artık kalıcı olarak değişeceği yeni bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.

COVID-19 aşısının geliştirilmesi sürecinde küresel çapta ortak bir hedefe karşı yapılan işbirliğini, mRNA gibi görece yeni ve riskli biyoteknolojik alanlara yatırım yapılmasını, global ilaç endüstrisindeki kurum ve kuruluşların pandemi öncesindeki çalışma düzenlerini bir kenara bırakarak bu yeni sürece adapte olmasını ve dijitalleşmenin bize sunduğu fırsatları, endüstrimizin gelecek yolculuğu açısından çok kıymetli buluyorum.

İyi bir sinerji oldu

● COVID-19’a karşı koruma kalkanı olarak bulunan aşılar konusundaki gözlemleriniz nedir?

Aşıların bulunması, üretilmesi beklenen hızda gelişti mi? Dünyadaki aşılama temposu COVID-19 ve varyasyonlarından insanlığı ne kadar koruyabilecek? İlaç firmaları, üniversiteler ve tüm paydaşlar iyi bir sinerji gösterdi ve aşıları bir yıldan kısa sürede hazır ettiler. Otoriteler de acil kullanım onayı vererek, aşılarda normalde olan uzun klinik çalışma gerekliliklerinde esneklik tanıdılar. Normalde yıllar süren aşı geliştirme süreçlerinin aksine, tarihteki en hızlı ilerleyen aşı geliştirme süreci COVID-19 için yaşandı. Tüm dünya, bilim insanları, kuruluşlar, enstitüler seferber oldular. Bundan sonra önemli olan, tedbir yöntemlerini ve çözümleri titizlikle uygulamak. Aşıyı tedarik etmek kadar, aşılamanın planlı ve hızlı bir şekilde ülke genelinde yapılması da çok kritik. Her ülke bir an önce halkının tamamını aşılamak için çaba harcıyor, çünkü insan sağlığının yanı sıra ekonomik ve sosyal etkileriyle de salgının bir an önce bitirilmesi son derece önemli. COVID- 19 RNA bazlı bir virüs olduğundan, varyantlarının ortaya çıkması virüsün doğası gereği. İnaktif aşılar ve mRNA bazlı aşılar bu tür varyasyonlara karşı adapte olma esnekliğine sahip. Aşılama hızı ve oranı arttıkça varyantların etkisi de azalır diye düşünüyorum.

COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık, hazırız

● Aşıların ruhsatlarının serbest bırakılması konusu tartışılıyor. Pandemi gibi bir felaket yaşanırken şirketlerin, aşıları bulanların lisanslarının korunması etik midir? Lisansların serbest bırakılması için devlet destekleri gibi bir formül mü gereklidir?

Bu konunun yanlış bir şekilde ele alındığını düşünüyorum. Zira aşı formülüne sahip şirketlerin lisans vereyim, vermeyeyim gibi bir gündemi yok. Aşıya talep olağanüstü yoğun. Görüştüğüm şirketlerin tamamı zaman kaybetmeden aşıyı kendi ülkelerinin dışında da ürettirmek ve bu talebe cevap vermek istiyorlar. Dolayısıyla, süreç, sadece lisans verilip verilmemesine değil; çok daha büyük resme bakılmasını gerektiriyor. Önemli olan, lisans alınması yanında; gerekli finansmanın sağlanması, teknoloji transferinin en kısa sürede yapılması, gereken izinler ve acil kullanım onayının temini, hammadde tedariki, gereken şartlara haiz tesislerde üretim, aşıların gereken koşullarda taşınarak dağıtımı ve nihayetinde aşılamayı yapan sağlık kuruluşlarında aşının doğru koşullarda saklanması ile aşılama sürecinin organizasyonu gibi uçtan uca çok büyük bir global operasyonun yapılabilmesi.

Abdi İbrahim olarak COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık. Altyapı ve finansman olarak aşı üretmeye hazırız. Fransa, Çin ve

Hindistan’daki firmalar ile ön anlaşmalarımızı yaptık. Özellikle faz aşamaları henüz tamamlanmamış birçok yabancı ilaç firması üretim anlaşması yapmak istiyor. Dolasıyla aşı ürettirme isteği patent koruması refl eksinin önünde diyebilirim.

Molekül keşfi için nakit teşvik gerekiyor

● Türkiye’deki şirketler yakın gelecekte kendi moleküllerini sıfırdan geliştirebilecek bir noktaya ulaşabilecek mi? Bunun için devlete, özel sektöre, üniversitelere hangi görevler düşüyor?

Ülkemizin sağlık alanındaki atılımını ve bunun önemli adımlarından biri olan milli ilaç geliştirilmesi hedefini son derece anlamlı buluyoruz. Yeni molekül keşfi çok uzun zaman isteyen ve ciddi kaynak gerektiren bir süreç. Öncelikle bu alanda kaynak, bilgi birikiminin sağlanması ve nitelikli işgücü yetiştirilmesi gerekiyor. Devletimizin, üniversitelerimizin ve ilaç firmalarının yoğun çaba ve işbirliğiyle ilerleyen dönemlerde bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz. Sektör olarak, şimdiye kadar verilen fiziki yatırım teşvikleriyle ciddi yatırımlar yapmış durumdayız. Ancak, molekül keşfi açısından bugüne kadar verilen teşviklerden farklı bir teşvik mekanizması oluşturulması ve özellikle bu alana yatırım yapan ilaç şirketlerine nakdi teşvikler sağlanması önem arz ediyor. Yeni molekül keşfi için Ar-Ge işin olmazsa olmazı. Son yıllarda sektörde Ar-Ge alanında umut verici gelişmeler yaşanıyor. Kamu bu alanın stratejik önemini fark etmiş durumda. Ar-Ge merkezi sayımız, bugün itibarıyla 33’e ulaşmış durumda. Bu merkezlerde yaklaşık 1450 kişi istihdam ediliyor. İlaç Ar-Ge harcaması, son 10 yılda yüzde 360 artış gösterdi.Yeni molekül geliştirme çalışmaları için Abdi İbrahim dahil bugün pek çok firmamızın üniversitelerimizle iş birlikleri mevcut. Molekül keşfi için önemli bulduğumuz bir diğer konu da ilaç şirketlerinin sağlık alanında faaliyet gösteren ve molekül geliştirebilme kabiliyetine haiz start-up ekosistemine daha fazla entegre olması. Global olarak halen geçerliliğini koruyan klasik molekül geliştirme çalışmaları yanında, molekül geliştirmeye odaklanmış start-up’ların olduğu ekosistemler yaratılması ve bunların teknolojik altyapı, insan kaynağı, tesis, finansmana erişim ile ülkemize rekabet avantajı yaratabilecek regülasyonlar ile desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. İlaç sektörünü besleyebilecek bu tip start-up kümelenmelerini oluşturabilirsek, ortaya çıkacak sinerji ile kendi moleküllerimizi geliştirmenin mümkün olacağına inanıyoruz.

Ham madde yerine biyoilaca yüklenelim

● COVID-19’da, birçok sektörde hammadde ve ara malda Çin’e bağımlılığın sıkıntı yaratabildiği görüldü. İlaçta da hammaddenin iki adresi var, Çin ve Hindistan. Önümüzdeki dönemde ilaç hammaddesi üretiminde Türkiye rol üstlenebilir mi?

İlaç hammaddesinde Çin ve Hindistan dünya pazarının yaklaşık yüzde 80’ine hakim. Bu iki ülke dışındaki tüm ülkeler ilaç hammadde tedarikinde yüksek oranda dışa bağımlı, neredeyse tüm firmalar hammaddeyi bu ülkelerden satın alıyor. Biz de Türkiye olarak ilaç aktif maddesinde maalesef yüzde 100’e yakın oranda dışa bağımlıyız diyebilirim. Pandeminin etkisiyle Çin ve Hindistan’dan hammadde temininin sıkıntıya girmesi, birçok ülkede ilaç üretiminde çok ciddi aksamalara neden oldu. Bu süreç başta ABD ve AB olmak üzere, dünyada hammadde tedarikinde tek bir ülkeye bağımlılık tartışmalarını artırdı. Ancak şunu gördük ki orta ve uzun vadede güçlü petrokimya endüstrisi, işgücü, arsa ve enerji maliyet avantajı, esnek çevre mevzuatı ve kurulu kapasitesi gibi nedenlerle hiçbir ülkenin bu alanda Çin ve Hindistan’la rekabet etmesi mümkün değil. Elbette biz de hammadde üretmeliyiz. Fakat üretilecek hammaddeleri binlerce alternatif arasından çok iyi seçmeliyiz. Çünkü dünyadaki bütün ilaç aktif maddelerini Türkiye’nin üretme şansı olamaz. Ülkemizde bu alanda izlenmesi gereken yol, endüstri 4.0’ın yarattığı verimlilik artışlarından azami ölçüde istifade ederek Çin ve Hindistan’a karşı olan maliyet dezavantajımızın azami ölçüde kapatılması, stratejik olarak önem taşıyan ve yüksek katma değerli olduğu için üretilmesi anlamlı olan bazı ilaç aktif maddelerinin seçilmesi ve bunların sadece Türkiye’deki ilaç üreticilerine değil global olarak satışına odaklanılmasıdır. Ancak, ilaç aktif maddesi üretimi gibi karşılaştırmalı üstünlüğümüz olmayan bir alana kaynak ayırmak yerine; asıl hedefin, yeni molekül keşifl erinin desteği ile yüksek katma değerli biyoteknolojik ürünlerin üretimine ve ihracatına odaklanmamız gerektiğine inanıyoruz.

İlk etapta 20 milyon doz aşı üretim kapasitemiz var

● Türk ilaç sektörü yerli, yabancı oyuncusuyla pandemide nasıl bir sınav verdi, veriyor. Sizin şirketiniz de dahil, bazı Türk şirketleri ve üniversiteler yerli aşı konusunda yol almış görünüyor. Yerli aşı ne zaman devreye girebilir?

Abdi İbrahim olarak Acıbadem Labcell ile yerli aşımızın üretimi için işbirliği içinde çalışmalara devam ediyoruz. Aşının çok yakın zamanda Faz I çalışmalarının başlayacağını umuyoruz. 109 yıllık tecrübemiz, biyoteknoloji alanındaki yetişmiş insan kaynağı, Türkiye’nin en büyük ve en modern biyoteknolojik ilaç üretim tesisi olan AbdiBio’nun sağladığı imkanlarla yerli aşı üretmeye hazırız. Acıbadem Labcell tarafından geliştirilen yerli aşının ve üretimi için ön anlaşmalar yaptığımız aşıların yıl sonunda veya 2022 başında kullanıma hazır hale gelmesini umuyoruz. Türkiye hem tesis olarak hem de insan kaynağı olarak aşı üretebilecek tüm olanaklara sahiptir. Aynı zamanda aşı üretimi için gereken yasal onayları tamamlanmış yüksek kapasiteye sahip tesislerimiz de bulunmaktadır. Pandeminin birkaç yıl daha süreceği ve dünyada aşı arz ve talebi arasında büyük bir dengesizlik olduğu dikkate alındığında, halkımızın salgından sürdürülebilir biçimde korunması için yerel aşı üretiminin gereklilik olduğunu düşünüyorum. Sağlık Bakanlığı’nın, biyoteknolojik ilaç üretim tesisimiz AbdiBio’da yaptığı denetimler sonucu, mRNA bazlı ve inaktif aşıların üretim ve dolumu için izin belgemizi aldık. İlk etapta 20 milyon doz aşıyı üretebilecek kapasitedeyiz. COVID-19 aşısının daha fazla miktarda üretimi için ek yatırım yapılması gerekirse, bunu da kısa süre içinde yapmaya hazırız. Bu yatırımı yapıp kapasitemizi artırırsak, 40 milyon doz aşı üretebiliriz.

En kıymetli çözüm tedavi edecek ilaçların geliştirilmesi

● Dünyada COVID-19 ve varyasyonlarına karşı ilaç geliştirilmesi konusunda nasıl bir tempo söz konusu? Mevcut ilaçlardan daha güçlü tedavi edici özelliği olacak ilaçların bulunması, geliştirilmesi aşıya göre daha mı zordur? Pandemiye kesin çözüm olabilecek ilaç veya ilaçların bulunması ne kadar zaman alır?

Kısa vadede salgını kontrol altına almak için çözüm olan aşının dışında, uzun vadeli ve sürdürülebilir olan en kıymetli çözüm hastalığı önleyebilecek ya da tedavi edebilecek ilaçların geliştirilmesidir. Dünyada virüsü yok edebilecek moleküller üzerinde araştırmalar devam ediyor. Henüz kesinleşmiş umut verici bir molekül ya da tedavi önerisi bulunmamakta. Bu aşamada yapılması gerekenin, vaka sayısının hızlı aşılama ile kontrol altına alınması ile ilaç çalışmalarına zaman kazandırılması olduğunu düşünüyorum. İlaç geliştirme çalışmalarının da hızla tamamlanmasını umut ediyorum.

1800’e yakın ruhsat başvurusu bekliyor

● Türk ilaç sektörü 2020’yi nasıl tamamladı? Sektörün büyüklüğü hangi düzeye ulaştı? Yaşadığınız sıkıntı ve sorunlar neler oldu? Çözüm konusunda yol alabildiniz mi?

Türk ilaç pazarı, 2020 yılında kutu bazında yüzde 6.9 küçüldü. TL bazında ise yüzde 17.7’lik büyüme gösterdi ve 47.9 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaştı. Bu büyümede Şubat 2020’deki yüzde 12.1’lik ilaç fiyat artışının yanı sıra kronik hastalara daha evvel aylık verilen ilaçların pandemi nedeniyle üçer aylık verilmeye başlanmasının etkili olduğunu söyleyebiliyoruz. Kutu bazındaki düşüş ise yine COVID nedeniyle vatandaşlarımızın hastanelere ve doktora gitmekten imtina etmesiyle açıklanabilir. 2021 yılının ilk çeyrek verilerine baktığımızda, pazarın 2020 yılının aynı dönemine kıyasla kutuda yüzde 13 küçüldüğünü; TL’de ise yüzde 14 büyüdüğünü görüyoruz. Uluslararası standartlarda üretim yapan 96 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisimiz bulunuyor.

Ülkemizin ilaç ihtiyacının yüzde 88’ini yurt içi üretimle karşılıyoruz. Endüstrimizin gelişimi önündeki bazı engelleri de sıralamak isterim. Öncelikle üretim kapasitemizi en aktif şekilde kullanmak ve gücümüzü artırmak için Sağlık Bakanlığımızın önderliğinde 2016 yılında hayata geçirilen ancak Avrupa Birliği’nin Dünya Ticaret Örgütü nezdindeki şikayeti sebebiyle durdurulan ilaçta yerelleşme uygulamasının kararlılıkla sürdürülmesini bekliyoruz. Hem ulusal hem çok uluslu pek çok ilaç firmamız da sürece katkı sağlayacak her türlü yatırım ve hazırlığı yapmış durumda. Yerelleşme sayesinde ithal ettiğimiz ürünlerin lokal üretimine başlayarak cari açığın kapatılmasına sektör olarak katkı sağladık. Üretim anlaşmaları sadece yurtiçindeki pazarla sınırlı kalmadı, aynı anlaşmaların devamında ihracat da yapar hale geldik.Ülkemizdeki yerelleşme uygulamasının taraf olduğumuz uluslararası karar ve sözleşmelere aykırılık göstermediğini düşünmekteyiz. Bu kapsamda, fi rmalarımızın çok ciddi yatırımlar yaptığı ve başından beri büyük bir hassasiyetle yürütülen yerelleşme politikasının aynı kararlılıkla, taviz verilmeden sürdürülmesini bekliyoruz.

Endüstrimizin gelişimi adına yüksek ölçekli yatırımlarımızı 2010 yılından bu yana yaşadığımız fiyat sorununa rağmen hayata geçiriyoruz. Yeni tesisler kurmak, yenileme çalışmaları yapmak, üretemediğimiz ürünleri üretir hale gelmek için de yoğun yatırımlar içindeyiz.

İlaç endüstrisi olarak uzun yıllardır büyük bir fedakârlık içindeyiz. Kamunun ilaç harcamalarından tasarruf etmek için gösterdiği çabaya destek oluyoruz. Ancak ülkemizin yerli ve milli ilaç endüstrisinin gelişiminin daha fazla sekteye uğramaması için atılması gereken öncelikli adım mali disiplin odaklı ilaç fi yat politikasından vazgeçilmesidir. Mevcut fi yat politikası düzenlenmez ise; pazara erişimin azalacağını, sektörün yatırım gücünü kaybedeceğini ve belirli ürünlerde ithalat tekelinin kırılamayacağını öngörüyoruz. Endüstrimizin bir diğer önemli sorunu ise çok uzun süredir devam eden ilaç ruhsatlandırma süreçlerinde yaşanan gecikmeler. 2020 yılında, önce bu alanda çalışan komisyonların oluşturulmasındaki gecikmeler; ardından bu komisyonların hızlı ve etkin biçimde devreye alınamaması nedeniyle sektörün 1800’e yakın ruhsat başvurusu uzun süredir bekliyor. Bu kapsamda bir an önce komisyonların tam kapasiteyle ve toplantı sıklıkları artırılarak faaliyete geçmesini sağlayacak koşulların ve yeni bir yapılandırmanın hayata geçirilmesini bekliyoruz. İlaçlarımızın pazara girişini geciktiren mevcut durum, hastalarımızın tedavileri için bu ilaçlara ulaşamamalarının yanı sıra kamu maliyesine de yük getiriyor.

Türkiye’de biyoilaç 8.4 milyar lirayı buldu

● Dünyada ve Türkiye’de ilaç sektörü önümüzdeki 10-15 yılda hangi yönde değişimler yaşayacak? Biyoilaçlar kimyasal olanların yerini alabilecek mi? İlaç endüstrisi, gelirlerinin ortalama yüzde 16’sını Ar-Ge’ye yatırır. Buna ilaveten genetik dizilim, biyomühendislik, 3D printer teknolojisi, bilgi analitiği, otomasyon, yapay zeka ve makine öğrenmesi gibi endüstri 4.0 unsurlarının yardımıyla çok önemli gelişmelerin yaşanacağı, hasta odaklı ve kişiselleştirilmiş biyoteknolojik ilaçların ön plana çıkacağı bir döneme girdiğimizi vurgulamak isterim.

İnsan vücudundaki hücrelerin bağışıklık tepkisi verip, virüse karşı savunma yapabilmesi için gereken proteinlerin üretebilmesini sağlamak için, virüse ait genetik bilgilerin hücrelere taşınmasına dayanan mRNA aşıları, biyoteknoloji alanında yaşanan atılımlara sadece bir örnektir. Genom üzerinde değişiklik yapabilme, DNA dizilimini düzenleme ve değiştirme imkanı sunan CRISPR teknolojisinin daha yaygın biçimde kullanılmasıyla, çeşitli kanser türlerinden bugün henüz tedavisi bulunmamış birçok nadir hastalığın tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilebileceğine inanıyoruz. Hem dünyada hem ülkemizde biyoteknolojik ilaç pazarı hızla büyüyor. Kimyasal ilaçlarla tedavi edilemeyen hastalıklar artık biyoteknolojik ilaçlarla tedavi edilir hale geldi. Nitekim bu ürünlerin dünya ilaç pazarındaki payı yüzde 30’lara ulaşmış durumda.

Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarının payı 2020 yılında yüzde 25 seviyesine ulaştı. Firmalarımız biyoteknoloji alanına ciddi yatırımlar yapıyor. Bu ürünleri üretebilmek için yoğun şekilde teknoloji transferi, know-how ve insan kaynağı yatırımı yapıyoruz. Dünyanın önde gelen biyoteknoloji firmaları ile stratejik ortaklıklar kuruyoruz. 2020 yılında Türkiye’de 23.6 milyar TL’ye satılan ithal ilacın 8.1 milyar TL’lik kısmı biyoteknolojik ilaçlardır. Biyoteknolojik ilaçların tamamına yakınını ithal ediyoruz. Bu model ülkemiz için sürdürülebilir değildir. Biyoteknolojik ilaçları ülkemizde üretmemiz, ithalatımızı azaltacağı gibi ihracatımızı da artıracak ve cari açık üzerinde çift yönlü olumlu etki yaratacaktır. Üstelik katma değeri çok daha yüksek olan bu ürünlerin ihracatıyla ülkemizin katma değerli ihracat hedefine de büyük katkı sağlamış olacağız. Ortalama kilo değeri 1.4 dolar olan ülkemiz ihracatına, kilo ihraç değeri 1000 doların üzerinde olan biyoteknolojik ürünleri eklemek en büyük arzumuz.

Haber

KompoRize’den ‘yeşil üretime’ destek

Zehra ORUÇ

KompoRize Kompozit ve Plastik Sanayi Kurucusu Mustafa Kuyumcu, yürüttükleri Ar-Ge çalışmaları kapsamında ortaya çıkan son ürünlerde termoset-termoplastik ve yüzde 90 organik ve biyobozunur yapıyı sağladıklarını söyledi.

Kuyumcu, “Türkiye çay üretiminde yaklaşık olarak 1.2 milyon ton işleme ile dünya üzerinde beşinci sırada yer almaktadır. Üretim esnasında ise işlenilen çay miktarının yaklaşık yüzde 6’sını üretim atığı olarak çay lifleri oluşmaktadır. Yılda 60 ila 70 bin tonluk çay lifleri, fabrikalarda yakma ya da çürümeye terk etme şeklinde yok edilmektedir. Ürünlerimizle bölgesel olarak her yıl ortaya çıkan bu atığın değerlendirilmesinin yanı sıra plastiklerin olumsuz çevresel etkilerini azaltarak saf plastiklere daha temiz bir alternatif sunmayı da amaçlamaktayız. Ürettiğimiz 4 farklı hammaddenin biri yüzde 100 biyobozunur” dedi.

Firmanın kurulduğu 2017 yılında TÜBİTAK’ta kabul gören proje kapsamında inşaat sektörüne yönelik Ar-Ge faaliyeti yürüttüklerini belirten KompoRize Kompozit ve Plastik Sanayi

Kurucusu Mustafa Kuyumcu, yaptıkları çay lifi esaslı yer döşemesi ile yaklaşık yüzde 80 çay lifi içeren ve açık hava koşullarına dayanıklı yer döşemesi geliştirdiklerini anımsattı.

Öte yandan ürünlerin ticarileşmesi için de atağa geçtiklerinden bahseden Kuyumcu, “Otomotiv sektörüne kamyon kabinlerinin içindeki bazı parçaların üretimi ve tavanlarında ses ve ısı izolasyonuna yönelik levhaların geliştirilmesi, plastik mutfak eşyaları alanında çeşitli mutfak eşyalarının üretimi ve son olarak beyaz eşya firması ile bazı küçük ev aletlerinin plastik kısımlarının imalatı için çalışıldı. Bu geliştirme çalışmalarında firmalar ile prototip ölçekli ürün denemeleri başarı ile tamamlanmış olup seri üretimdeki ürünlerde deneme kademesine geçiş işlemleri için hazırlıklarımızı yapıyoruz” şeklinde konuştu.

İthal edilen kompozit ürünlerin muadillerini araştırıyor

2020 yılında Rize Pazar’da tesis kurup, denemeleri sanayileştirmeye odaklandıklarından bahseden Mustafa Kuyumcu, atık çay lifinden doğal elyaf takviyeli kompozit üreterek, Türkiye’de muadillerine oranla maliyetleri aşağı çeken bir ürünü pazara sunmak istediklerinin de altını çizdi. Kuyumcu, makineleşmenin ardından patent ve marka başvurusu yapacaklarını da ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Belçika, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler doğal elyaf takviyeli kompoziti keten, kenevir, kenaf ya da pamuğun içinde yer alan benzeri malzemeyi kullanıyor. Örneğin ketenin gövdesindeki uzun ipliksi kısmı alıp, örüyor ve doğal elyaf takviyeli kompozit üretiyorlar. Biz de bu ürünlere alternatif atık çay lifi takviyeli kompozit üretimi yapmak istiyoruz.”

Haber

Yöneticilikten kuşkonmaz ihracatçılığına

İstanbul’da bir gıda firmasında pazarlama müdürü olarak çalışırken New York’ta iş gezisinde tattığı kuşkonmazla hayatı değişen, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İşletme Bölümünden mezun ve Koç Üniversitesinde yüksek lisanını tamamlayan 40 yaşındaki Aksoy, kariyerini bırakıp memleketi Muğla’ya yerleşti.

İlk etapta 2,5 dönümlük bir arazide üretime başlayan ve sonuçlardan memnun kalan Aksoy, mahalleli kadınların da desteğiyle üretim kapasitesini önce 20 dönüme, ardından da 40 dönüme çıkardı.

Yılda yaklaşık 20 tonluk üretim kapasitesine ulaşan Aslı Aksoy, ortağı Buğra Türker ile Antalya’nın Aksu ilçesinde Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) Boztepe Tarım İşletmesinden 210 dönümlük yer daha kiraladı.

İlk başta 2,5 dönüm arazide başladığı üretim kapasitesini 5 yılda 100 kat artırarak 250 dönüme çıkaran Aksoy, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesine ihracat yapmayı hedefliyor.

Aksoy, İstanbul’daki kariyeri süresince, aklında hep memleketine dönmek ve köylü kadınlarla katma değeri yüksek bir ürün yetiştirmek olduğunu söyledi.

Bu hayalini de kuşkonmazla gerçekleştirdiğini anlatan Aksoy, “İstanbul’da tekstil ve gıda sektörlerinde 13 yıl üst yönetici olarak çalıştım. Aklımın bir köşesinde, kurumsal hayatın karmaşasından çıkıp, memleketime dönüp kadın emeğini de işin içerisine aktif şekilde katacak bir üretim modelinin hayalini kuruyordum” dedi.

Başarı kadınların desteği ile geldi

İlk etapta 2015 yılında küçük bir arazide başladığı üretim kapasitesini zamanla artırdığını aktaran Aksoy, arkasına aldığı kadınların desteğiyle kısa sürede başarının geldiğini dile getirdi.

Aksoy, kuşkonmazın her aşamasında kadınların emeği olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Toprağa müthiş bir saygım olsa da gerçekten onların bilgisi, onların emeğiyle iş şekillenmeye başladı. Bütün üretim alanımızı organik üretim esaslarına göre revize ettik, sertifikamızı da aldık. Bu yıl üretim alanını daha da büyütmeye karar verdim ve arazi arayışına girdim. TİGEM’den arazi buldum. Sonuçta 250 dönümlük bir üretim kapasitesine ulaşacağız. Türk sofralarında çok bilinmeyen kuşkonmaz, özellikle Avrupa’da büyük ilgi görüyor. İhracatta önemli fırsatlar sunuyor. Singapur, Almanya ve Hollanda’ya ilk deneme sevkiyatlarımızı gerçekleştirdik. Talepler var. Bunun için de önce üretim alanlarının büyümesi ve ürünün artması gerekiyor. İyi tarım üretim esaslarına göre üretilmiş ürünleri, Avrupa’nın kalbine göndermeyi hedefliyorum.”

Kaynak: AA

Haber

Şişecam’ın 9 aylık konsolide net karı 14,6 milyar liraya ulaştı

Düzcam, cam ev eşyası, cam ambalaj ve cam elyafı gibi camın tüm temel alanları ile soda ve krom bileşiklerini kapsayan iş kollarında küresel bir oyuncu olan Şişecam’ın 2020 yılı Ocak-Eylül dönemine ilişkin konsolide net satışları 14,6 milyar lira seviyesine ulaşırken, Türkiye’den yapılan ihracat ile yurt dışı üretimden satışların toplamını ifade eden uluslararası satışların konsolide satışlar içindeki payı ise yüzde 60 seviyesinde gerçekleşti. Yurt içi ve yurt dışındaki kuruluşlarında 3,5 milyon ton cam üreten Şişecam, bu dönemde 1,7 milyon ton soda ve 3 milyon ton endüstriyel hammadde üretimi gerçekleştirdi.

Şişecam Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve Genel Müdürü Prof. Dr. Ahmet Kırman, Ocak-Eylül 2020 dönemi finansal sonuçlarına ilişkin yaptığı açıklamada, küresel salgının etkilerinin her alanda hissedildiği ve sıra dışı koşulların hâkim olduğu 2020 yılının dokuz aylık döneminde tüm paydaşları için değer yaratmayı sürdürdüklerini belirterek, “Ocak-Eylül döneminde konsolide net satışlarımız 14,6 milyar TL seviyesine ulaşırken, 500 milyon dolar tutarındaki ihracat gelirimizle ülke ekonomisine katkıda bulunmaya devam ettik. Nisan ayında salgın etkisi ile küresel ölçekte düşüş yaşayan satışlarımız, hızla aldığımız kararlar ve etkin yönetsel aksiyonlarımız sayesinde Mayıs ayında yükselişe geçti. Özellikle Haziran ayından itibaren ülkemiz başta olmak üzere faaliyet gösterdiğimiz birçok coğrafyada karantina uygulamalarının hafifletilmesi ve normalleşme sürecinin başlamasıyla birlikte satış performansımız Haziran-Eylül döneminde güçlü bir şekilde geri dönüş yaptı” dedi.

“Haziran- Eylül dönemindeki performans yılın son çeyreği için olumlu bir sinyal verdi”

Yılın ilk çeyreğinde beklentileri ve hedefleri doğrultusunda sonuçlar elde ettiklerine, yılın ikinci çeyreğinde ise küresel salgının etkilerini gösterdiğine dikkat çeken Kırman, şöyle devam etti:

“Bu süreçte gıda ve ilaç başta olmak üzere kritik sektörlere girdi sağlayan kimyasallar ve cam ambalaj iş kollarımız dirençli bir performans gösterdi. Otomotiv, beyaz eşya ve inşaat gibi lokomotif sektörlere girdi sağlayan düzcam iş kolumuzun yanı sıra turizm sektörü ve hane halkı tüketiminden doğrudan etkilenen cam eşyası faaliyet alanımızda ise talepte önemli bir daralma yaşandı. Ancak Mayıs ayında normalleşme sürecinin başlamasına yönelik adımların atılmasıyla birlikte talepte bir hareketlilik görülmeye başladı. Haziran ayında ise normalleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte iç talepte, uluslararası pazarlarda karantina önemlerinin hafifletilmesi ve sınırların açılmasıyla birlikte de ihracatta toparlanma ivme kazandı.

“Yılın tamamı anlamında geçen seneye göre tahminlerimizi olumlu yönde geliştiren bir performans sergilediğimiz Haziran-Eylül dönemi yılın son çeyreği için olumlu bir sinyal verdi. Küresel salgının etkisinin hangi boyuta ulaşacağının belirsiz olduğu önümüzdeki dönemde de tüm gelişmeleri yakından takip etmeye, iş süreçlerimiz ve planlarımızda gerekli güncellemeleri yapmaya devam edeceğiz.”

Ocak-Eylül 2020 dönemi için FAVÖK marjının yüzde 30 seviyesinde gerçekleştiğine işaret eden Kırman, şöyle konuştu: “Küresel salgının başlangıcından itibaren maliyet tasarrufuna yönelik önlemleri hızla devreye aldık. Diğer sanayi kollarından farklı olarak izabe teknolojisine dayalı olan mevcut iş kollarımızdaki kesintisiz üretim yapılması zorunluluğundan hareketle girdi verdiğimiz sektörlerdeki gelişmeleri de dikkate alarak, üretim planlarımız ve iş süreçlerimizi hızla güncelledik. Optimizasyon çalışmalarımız ve aldığımız aksiyonların etkisiyle yılın dokuz aylık döneminde konsolide FAVÖK hacmimiz 4,4 milyar lira seviyesinde gerçekleşti. Ayrıca güçlü mali yapımız operasyonlarımız açısından gerekli yatırımlara ara vermeden devam etmemizi, istihdamı arttırmamızı ve dokuz aylık dönemde toplamda yaklaşık 1,1 milyar lira tutarında yatırım yapmamızı sağladı.”

Küresel salgının yarattığı belirsizlik ortamına rağmen ülke ekonomisi için değer yaratmayı sürdürdüklerini vurgulayan Kırman, “Özellikle yurt içi pazar talebi paralelinde üretim kapasitemizde artış sağlanması ihtiyacına yönelik olarak, Ankara’nın Polatlı ilçesindeki düzcam üretim tesisimizde 2018-2020 döneminde gerçekleştirdiğimiz 1 milyar TL seviyesindeki yatırımla hayat geçirdiğimiz yeni fırını 2 Ekim 2020 tarihinde ateşledik. Yıllık 240 bin ton kapasiteye sahip olan yeni fırından 26 Ekim 2020 tarihi itibarıyla da cam çekilmeye başlandı. Yeni yatırımımızla birlikte yıllık üretim kapasitesi 540 bin tona ulaşan Polatlı’daki tesisimizi Avrupa’nın en büyük düzcam üretim üslerinden biri yapmanın memnuniyetini yaşıyoruz” diye konuştu.

Şişecam 85’inci yılında tüm faaliyetlerini tek çatı altında birleştirdi

Şişecam’ın tüm faaliyetlerini tek çatı altında bileştirmek üzere bu yılın başında yola çıktıklarını da hatırlatan Kırman, “Şişecam’ın 85’inci yılını kutladığımız ve tüm faaliyetlerimizi tek çatı altında birleştirdiğimiz 2020 bizler için ayrıca bir önem sahip. Sermaye Piyasası Kurulu’na yaptığımız birleşme işlemine ilişkin başvurunun Temmuz ayında onaylanmasının akabinde Şişecam’ın küresel rekabette gücüne güç katacak olan birleşme işlemine ilişkin Genel Kurul toplantılarını da Ağustos ayında erçekleştirdik. İlgili mevzuat hükümleri çerçevesinde birleşme süreci Eylül ayı sonunda da tamamlanıp tescil edildi. Bu birleşme sayesinde çevik ve hızlı kurumların avantaj yakalayacağı küresel salgın sonrasındaki yeni dünya düzeninde, birçok alanda sinerji yaratma imkanına kavuşacağımızı öngörüyoruz. Küresel rekabet açısından daha uygun bir hukuki ve yönetsel altyapıyı oluşturmayı ve sürdürülebilir büyüme stratejimiz doğrultusunda tüm paydaşlarımız için daha fazla değer yaratmayı amaçlıyoruz” dedi.

Haber

HasTavuk, ürün yelpazesini pişmiş ürünlerle genişletiyor

Zehra ORUÇ
BURSA – HasTavuk; damızlık yumurtadan, yumurtalık ve etlik civcive, yarkadan konsantre yem ve beyaz et üretimine kadar tavukçuluğun pek çok alanında faaliyet gösteriyor. Firma, global pazarda birkaç firmada bulunan aeroscalder kuru kesim teknolojisi ile et olgunlaştırma denilen rapid rigor teknolojisini de kullanıyor. Türkiye pazarının yüzde 65’lik civciv ihtiyacını karşılayan dünyanın altıncı büyük ana damızlık firmalarından biri olan HasTavuk, dört kuluçkahane, üç yem fabrikası ve 50’ye yakın noktada bulunan damızlık-yarka tesisleriyle 2 milyon metrekarelik açık arazi üzerinde 2 bin 200 çalışanla üretim yapıyor. Üretim, ihracat ve satış planlamalarının pandemi nedeniyle sekteye uğradığını; ancak özellikle beyaz et alanında eylül ayı itibari ile piyasaların yükselen bir ivme kazandığını söyleyen HasTavuk Beyaz Et Üretimi Genel Müdürü Şahin Aydemir, “Pandemi önceliklerimizi değiştirdi. 2020 yılı için ihracata yönelik hedeflerimiz, dış pazarlarla ilgili projelerimiz, planlarımız, kapasite artırımına dair yatırımlarımız pandemi döneminde yön değiştirdi. Sağlıklı güvenilir gıda konusunda kendini ispatlamış markamız zorlu pandemi sürecinde kalite-hijyen-personel bilinçlendirme ve eğitim konularına ağırlık verdi. İstihdam ve yatırım planlamalarımız hız kesmedi. Sağlık zinciri içerisinde gıda üretimine odaklandık. Esnek çalışma modeline geçiş yaptık. 200 kişilik ek istihdam sağladık. Toplam personel sayımızı 2 bin 200’e çıkardık. Japonya’nın pandemide işletmelerde aldığı önlemleri yerinde gözlemlemiştik, benzer uygulamaları işletmemizde yapmaya çalıştık” dedi.
Son yıllarda Ar-Ge çalışmalarında daha çok katma değerli üretime odaklandıklarından bahseden Aydemir, ileri işlenmiş nugget, şinitzel, cordon blue gibi ürünlerin üretimine yönelik yatırımları bu süreçte öne aldıklarını ifade etti. Şahin Aydemir, “2021’de ileri işlenmiş tesislerimizi devreye alacağız. Sosis, salam, döner ve Has Lezzetler serisi ile hazır yemek gamında varız. Gelecek yıl pişmiş ürünleri de bünyemize dahil ederek yelpazemizi genişleteceğiz” şeklinde konuştu. Aydemir, yılsonuna kadar beyaz ette, damızlıkta ve yem alanlarında yaklaşık 100 milyon TL’lik yatırım gerçekleştireceklerinin de bilgisini verdi.

2021’de hedef ihracatı yüzde 30’a çıkarmak

İhracat çalışmalarında pandemi döneminin olumsuz etkilerini yaşadıklarını kaydeden Aydemir, hava yolu ile lojistiklerin durduğunu, deniz yolu ile devam ettiğini; ancak konteyner bulmakta zorlandıklarını ve navlun maliyetleri iki ila üç katına çıktığını belirti. Öte yandan siyasi konjonktürde yaşanan bazı olayların da yine Türkiye’ye üstü kapalı bir ambargo getirdiğine değinen Şahin Aydemir, “Özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı ülkelerde resmiyette ambargo yok ama fiiliyatta yavaş yavaş yaşatmaktalar. Covid-19 ile beraber ülkelerde talep daralması ile ihracatta daralma yaşandı. Sektör genelinde de yüzde 10 civarında düşüş oldu. Firma olarak, ihracat için yeni pazarlar hedefledik. Hac umre gibi ziyaretlerin olmaması Suudi Arabistan’da, Dubai, Körfez ülkelerinde turizmin daralması, öte yandan Türkiye’deki turizm daralması da sektörü etkileyen önemli unsurlar. Bugün itibari ile 28 ülkeye ürün gönderiyoruz. Ancak eylül ayı itibari ile hareketlilik hız kazandı. 2021’de özellikle ileri işlenmiş ürün grubunda öne çıkmayı ve yüzde 30 ihracatı hedefliyoruz” şeklinde konuştu.

Haber

Aselsan’ın Konya Silah Sistemleri Fabrikası 17 Aralık’ta üretime hazır olacak

Altunyaldız, Aselsan Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Prof. Dr. Haluk Görgün, Konya Valisi Vahdettin Özkan, Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve AK Parti Konya İl Başkanı Hasan Angı ile birlikte Konya Teknoloji Endüstri Bölgesi’ndeki Aselsan Silah Sistemleri Fabrikası’nı ziyaret etti.

Burada gazetecilere açıklama yapan Altunyaldız, Aselsan Konya Silah Sistemleri Fabrikası’nın Konya’nın en stratejik yatırımlarından biri olduğunu belirtti. Bu yılın başında ilan edilen Konya Teknoloji Endüstri Bölgesi’nde yapılacak diğer yatırımlarla birlikte Aselsan Konya Silah Sistemleri Fabrikası’nın, gerek Konya’nın gerekse de Türkiye’nin yüksek katma değerli üretim geleceğinde büyük rol oynayacağını ifade eden Altunyaldız, fabrika inşaatının yüzde 80’inin tamamlandığını bildirdi.

Altunyaldız, Konya Teknoloji Endüstri Bölgesi’nin, bu yılın başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla kurulduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti: “Söz konusu bölge üzerine inşası devam eden ASELSAN Konya Silah Sistemleri Fabrikası da şehrimizin en önemli yatırımlarının başında geliyor. İlerleyen zamanlarda ASELSAN’ın desteğiyle güvenli bilişim teknolojileri alanında faaliyet göstermesi planlanan fabrika, 17 Aralık’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın katılımlarıyla açılacak ve umuyorumki ilk silah üretim bandı da hayata geçecek.”

“Konya, Türkiye Silah Test Merkezi’ne de ev sahipliği yapacak”

Aselsan’ın Konya yatırımının bir model yatırım olduğunu anlatan Altunyaldız, “Konya Teknoloji Endüstri Bölgesi, yüksek katma değerli ve nitelikli üretimin yanında Türkiye’de bir ilk olacak, uluslararası standartlara uygun bir şekilde ateşli silahların güvenlik testi ve tescil işlemlerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak Türkiye Silah Test Merkezi’ne de ev sahipliği yapacak.” ifadelerini kullandı.

Buradaki yatırımın yüksek teknolojiyi tetikleyecek bir yatırım olacağını dile getiren Altunyaldız, “Toplamda 820 mühendis ve 400 civarında teknik elemanla sistem yürürlüğe girdiği zaman yepyeni bir ortam oluşturacak. Sanayi Bakanlığımızın ve Mevlana Kalkınma Ajansımızın desteğiyle 8,5 milyon liralık yatırım ve 1,5 milyon liralık işletme sermayesiyle kurulacak test merkezinde, başta Aselsan olmak üzere Konya sanayimizin yaptığı tüm silahların, test edilerek küresel piyasalara ihracı sağlanmış olacak.” diye konuştu.

Fabrikaya 300 bin metrekarelik alan tahsis edildi

Aselsan Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Prof. Dr. Haluk Görgün ise, Konya’daki fabrikanın çok önemli bir yatırım ve Ar-Ge merkezi olduğunu vurguladı. Görgün, fabrikanın, üretim ve Ar-Ge, mühendislik birimlerinin ayrı ayrı inşa edilerek, seri üretimle Türkiye savunma sanayinin ihtiyacı olacak yeni nesil silah sistemlerinin tasarlanacağı bir merkez olmasını planladıklarını anlattı. Fabrikada görevli personelin aynı zamanda sahada tecrübe edinerek, bu tecrübesini bilgiyle harmanlayacağına dikkati çeken Görgün, Aselsan Konya Silah Sistemleri Fabrikası’nın kendi tasarladığı ürünleri kendi üretim bandından çıkarmayı hedeflediğini söyledi.
Fabrika henüz inşaat halindeyken bünyesindeki 78 personelin bir kısmının, havan sistemleri konusunda tasarım yaptığını dile getiren Görgün, fabrikanın inşaatı dahi bitmeden kendisine özgün bir ürünün oluşmaya başladığını bildirdi.

Görgün, 1,5 milyon metrekarelik Konya Teknoloji Endüstri Bölgesi’nin sadece ASELSAN için değil savunma sanayi, uzay ve havacılık endüstrisi için Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edildiğini anımsatarak, şöyle devam etti:

“Burada 300 bin metrekarelik alan ASELSAN Konya Silah Sistemleri Fabrikasına tahsis edildi. Bu alanın içinde 63 bin metrekare kapalı alanlı bir üretim, Ar-Ge ve mühendislik alanları inşa ediliyor. Biz çalışmaların her dakikasını, Ankara’da arkadaşlarımızla rapor alarak, verdiğimiz sözü tutmaya gayret göstererek devam ediyoruz. Nasip olursa, inşallah 17 Aralık’ta üretime geçecek şekilde burada çalışmaları genişletmeye gayret gösteriyoruz. 5 tane üniversitenin olması, farklı alanlarda makine, silah üretimlerinin altyapılarının olması bu ekosistemin hızlıca gelişebilmesi için önemli bir veri bizim için. Daha fabrika burada üretime başlamadan ASELSAN ile çalışan firmalar yavaş yavaş yer kiralamaya başladılar. Burada kullanacağımız stabilize alt sistemleri üreten bir şirketimiz taşındı ve ilk teslimatını yaptı. ASELSAN’ın 4 bin tedarikçisi var. 4 bin firma ASELSAN ile çalışıyor. Bu fabrikayla böyle bir ekosistemin Konya’ya Konya bölgesine katkı sağlayacağını, ülkemize, dost ve müttefik kuvvetlere güç vereceğine inanıyorum.”

Kaynak: AA

Haber

Dervişoğlu’ndan Kazakistan’a bakliyat fabrikası

MEHMET NABİ BATUK / MERSİN

35 yıldır hububat, bakliyat ve yağlı tohumlar sektöründe faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en önemli organik bakliyat üreticilerinden olan Dervişoğlu Grup, kapasitesini büyütmek için kolları sıvadı. Avrupa ve Amerika pazarlarındaki pazar payını daha da artırmak için Ukrayna ve Etiyopya’nın ardından Kazakistan’da yaklaşık 300 dekarlık bir arazi üzerinde 20 milyon dolar bütçe ile organik üretim tesisi kurmaya hazırlanan firma, bu yatırımı ile dünya organik bakliyat piyasasında en önemli markalardan biri haline gelmeyi hedefliyor. Avrupa, Amerika ve Asya pazarlarından gelen organik ürün talebinin her geçen gün daha da arttığını belirten Dervişoğlu Grup Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sait Dervişoğlu, “Türkiye, Ukrayna ve Etiyopya’nın ardından Kazakistan’da da organik üretimimizi büyütüp bölgeye yüksek katma değer katacağız. Bir Türk firması olarak en büyük hedefimiz daha başka birçok ülkede modern üretim tesisleri kurarak oralarda Türk bayrağını gururla dalgalandırmaktır” dedi.

Yatırım 5 yıla yayılacak

Kazakistan’da 5 yıla yayılan toplamda 20 milyon dolarlık bir yatırım planladıklarını ifade eden Dervişoğlu, Kazakistan fabrikalarında ilk başta 8 çeşit üründe Türkiye, Avrupa ve Amerika’nın organik üretim standartlarına uygun olarak üretim yapacaklarını kaydetti.

4’üncü yurtdışı tesiste hedef Gana

Ukrayna ve Etiyopya’nın ardından Kazakistan yatırımlarının tamamlanması ile birlikte 4’üncü yurtdışı fabrika yatırımını Afrika’da hayata geçirmeyi planladıklarını ifade eden Dervişoğlu, organik soya üretimi yapmak üzere Gana’ya yoğunlaştıklarını aktardı. Dervişoğlu, “Soya ürünlerinin yem sanayisinde değerlendirilmesi nedeniyle aldığımız talep çok fazla. Türk soya üretiminde bile üretimde yıllık yüzde 12’lik bir büyüme kaydedildi” şeklinde konuştu.

Kazakistan Tarım Bakanı Mersin’deki tesisleri inceledi

Kazakistan Cumhuriyeti Tarım Bakanı Saparhan Omarov, Kazakistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Abzal Saparbekuly ile birlikte firmanın Mersin’deki üretim tesislerini inceledi. Burada Dervişoğlu Grup Yönetim Kurulu Başkanı Selami Dervişoğlu ve firmanın organik danışmanı Tayyar Doğan’dan tesis hakkında bilgi alan Omarov, Türk yatırımcıların ülkelerinde organik üretim tesis yatırımı yapmaları için her türlü kolaylığı sağlamaya hazır olduklarını kaydetti. Omarov, “Cumhurbaşkanımız Kasım Cömert Tokayev organik ve helal üretime büyük önem veriyor. Yatırımlarda hükümetimizin her türlü desteği vereceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Yatırımların sorunsuzca yapılması için ben hükümetim adına kefilim” diye konuştu.

Haber

OİB, Rusya’da Türk otomotiv endüstrisini tanıttı

Birlikten yapılan açıklamaya göre, OİB’in Türkiye’nin Rusya’ya olan yıllık 528 milyon dolar otomotiv ihracatını artırmak amacıyla katılım sağladığı etkinlikte, çok sayıda ana ve tedarik sanayi üreticilerinin yanı sıra ilgili hizmet kuruluşlarından üst düzey isimler de yer aldı.

Forumda, “Yeni Mobilite ve Küresel Trendler”, “Elektrikli ve Otonom Araçlar”, “Verimlilik ve Yeni Satış Stratejileri” gibi pek çok başlıkta sektör profesyonelleri tarafından endüstrinin bugünü ve geleceği ele alındı.

Rusya’nın en prestijli ve önemli otomotiv endüstrisi etkinliği olarak bu yıl 23’üncüsü düzenlenen ve iki gün süren forumda OİB Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Orhan Sabuncu tarafından Türk otomotiv sektörü hakkında kapsamlı bir sunum yapıldı.

Sabuncu, otomotiv endüstrisinin Türkiye’de son 14 yılın en büyük ihracatçı sektörü olduğunu ve 6 bin ihracatçı firma ile geçen yıl 30,6 milyar dolar dış satıma imza attığını vurguladı.

Türkiye, motorlu araç üretiminde Avurpa’dan yüzde 8 pay alıyor

Türkiye’nin 2 milyon adetlik üretim kapasitesi ve 1,46 milyon adetlik araç üretimi ile dünyada 14’üncü, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında da 4’üncü büyük motorlu araç üreticisi olduğunu, motorlu araç üretiminde Avrupa’dan yüzde 8 pay aldığını ifade eden Sabuncu, yine AB ülkeleri arasında ticari araçlarda 3’üncü, binek otomobillerde 7’nci ve toplam üretimde 4’üncü büyük üretici olduğunu bildirdi.

Sabuncu, gelişmiş bir tedarik sanayi altyapısına sahip Türkiye’nin 200 yabancı yatırımcıya ev sahipliği yaptığı, tedarik sanayinin 200 bin kişiye istihdam sağladığı ve 10,6 milyar dolar ihracata imza attığı bilgisini de paylaştı.

Ayrıca, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarının yüzde 77’lik pay ile AB üyeleri olduğunu ve Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere, İspanya gibi ülkelerin en büyük pazarlar arasında yer aldığını aktaran Sabuncu, Türkiye’nin otomotiv üretiminin yüzde 86’sını ihraç ettiğini belirtti.

Orhan Sabuncu, 2018 yılında 31,6 milyar dolar ile tüm zamanların ihracat rekorunu kıran otomotiv endüstrisinin 158 Ar-Ge merkezi ve 29 tasarım merkezine sahip olduğunu, dünyanın önde gelen markalarının üretiminin yapıldığını kaydetti.

Kaynak: AA

Haber

Kilis’te zeytin ve zeytinyağı tanıtıldı

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, zeytinin anavatanı olan Doğu Akdeniz’de yer alan Kilis, toplam 266 bin dekarlık alanda zeytin üretimi yapıyor. 3 milyon 500 binin üzerinde meyve veren zeytin ağacı bulunan ilde, yıllık üretim miktarı 9 bin 146 ton olarak gerçekleşiyor.

İlde yapılan arkeolojik kazılarda bölgede zeytin üretiminin geçmişi binlerce yıl öncesine gidiyor. Yüksek yağ oranı ve lezzetiyle dikkatleri çeken Kilis Zeytini, son yıllarda ekonomik değeriyle de ön plana çıkıyor.

Kilis’in önemli bir markası haline gelen zeytin ve zeytinyağının tanıtımı için etkinlik düzenlendi. Kilis Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Günü, Oylum Höyük Bazilikası’nda gerçekleştirildi. Yapılan arkeolojik kazılarda 4 bin 500 yıllık zeytin çekirdeklerinin bulunduğu höyükte gerçekleştirilen tanıtımda “Zeytin ve Zeytinyağının Tarihsel Yolculuğu ve Kilis’te Gelişimi” ile “Kalite, Verimlilik Markalaşma, Pazarlama Perspektifinden Zeytinyağı” başlıklarıyla iki panel yapıldı.

Tanıtım gününde Dr. Ender Saraç, “Zeytin ve Zeytinyağı ile Sağlıklı Yaşam Reçetesi” sunumu gerçekleştirdi. Zeytinyağı tadımı yapılan etkinlikte başarılı zeytinyağı üreticilerine ödülleri verildi. Masmana Zeytinyağları’ndan Ali Hayta, Kilis Organik Zeytinyağı Üreticileri Birliği Başkanı Hüseyin Polat, Anatolian Gold’dan Mustafa Özenen, ödül kazanan isimler oldu. Etkinlik, zeytin hasadıyla sona erdi.

“Genleri araştırıyoruz”

Burada konuşan Kilis Valisi Recep Soytürk, etkinliğin yapıldığı Oylum Höyük’te 4500 yıllık zeytin çekirdekleri bulunduğunu belirterek “Şu an bu çekirdeklerin Kilis Yağlık Zeytini ile aynı genlerden gelip gelmediğini araştırıyoruz. Çekirdeklerin üzerinde gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar devam ediyor. Aynı genlerden geldiğini ispat etmemiz halinde zeytin ve zeytinyağımız bir adım daha öne çıkacak” değerlendirmesinde bulundu.

“7 Milyon liralık yatırım hacmi oluşturduk”

Etkinliğin düzenlenmesine katkı sağlayan İpekyolu Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Burhan Akyılmaz, Kilis’te zeytincilik özelinde 12 ayrı projeyi desteklediklerini ve yaklaşık 7 milyon liralık yatırım hacmi oluşturduklarını vurgulayarak, “Desteklediğimiz projeler kapsamında Kilis ilimizde zeytin işleme tesisi, zeytinyağı üretim tesisi kurduk, mevcut tesislerinin kapasitesini arttırdık, çiftçilerimize verimli ve kaliteli üretime yönelik eğitimler verdik, Kilis zeytinyağının yurt dışı fuarlarda tanıtımını yaptık” ifadelerini kullandı.

Kilis Zeytini’nin Türkiye’de ve dünyada tanınır hale gelmeye başladığına dikkati çeken Akyılmaz, şu açıklamayı yaptı:

“Üreticilerimiz, daha önce iç piyasaya verdikleri ürünlerini, şimdi ABD, Kanada, Almanya, Katar ve Umman gibi farklı hedef pazarlara ihraç etmeye başladı. Bundan sonraki süreçte özellikle Kilis zeytinyağının erken hasat, soğuk sıkım üretimini teşvik edip ilaç ve sağlık ürünü gibi eczanelerde insanlara şifa veren bir ürün haline getirmek istiyoruz. Asırlık zeytin ağaçlarını tespit edip anıtlar kurulundan tescilini yapıp kimliklerini çıkartacağız. Gelen ziyaretçilerimizin de bu tarihi ağaçları ziyaret etmesinin önünü açmış olacağız. Yaptığımız bu tanıtım etkinliği ile Kilis’in zeytinyağı pazarında yeni bir kulvar açıp zeytinin anavatanı olma avantajını da kullanarak polifenolü yüksek, sağlık bileşeni zengin, natürel sızma zeytinyağı üretimiyle marka değerini arttırmayı hedefliyoruz.”

“Su ve gübre istemiyor”

Tanıtım günün katılımcılarından Kilis 7 Aralık Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Nazım Şekeroğlu, Kilis Zeytini’nin sulama ve gübreleme istemediğini, 14 metre aralıklarla kök yumru yöntemiyle dikildiğini ifade ederek “Bu tarihten gelen geleneksel bir yöntem. Bu zeytinin en önemli özelliği yağı. İki yılda bir meyve vermesine karşın yüzde 40-45 yağ oranına sahip” ifadelerine yer verdi.

Kilis Yağlık Zeytini’nin ilaç sanayisinden kozmetiğe kadar birçok alanda kullanıldığına işaret eden Prof. Dr. Şekeroğlu, ürünün yoğun aroması ile baharatlı tat ve kokusu olduğunu erken hasat edildiğinde ve soğuk sıkım yöntemi uygulandığında farklı bir lezzete ulaştığını belirtti.

“Tunç çağının petrolü”

Etkinliğe ev sahipliği yapan Oylum Höyük’teki arkeolojik kazıları yürüten Kazı Başkanı Prof. Dr. Atilla Engin, höyüğün 9 bin yıllık bir yerleşim yeri olduğunu ifade ederek, “Burası Tunç Çağı’nda Nuhaşşe isimli şehir krallığının başkenti olarak geçiyor. Yaptığımız kazılarda 4 bin 500 yıl önce karbonlaşmış zeytin çekirdeklerinin yoğunluğu dikkatimizi çekti. Ayrıca zeytinyağı saklanan kaplar da ortaya çıkardık” bilgilerini paylaştı.

Höyükte 1987’de başlayan kazılara 1991 yılından beri katıldığını, 2012’den bu yana da başkanlık ettiğini belirten Engin, “Bu bölge, iklim ve coğrafya olarak Doğu Akdeniz’in bir parçası. Bereketli Hilal’in de kuzey batısında yer alıyor. Doğu Akdeniz, zeytinin ana vatanı. Bütün dünyaya zeytin, buradan yayılmış. Tunç çağına ait belgeler, zeytinin çok önemli bir ticaret ürünü olduğunu ortaya koyuyor. O dönemin petrolü diyebiliriz. Bugün de eski değerine kavuşması için düzenlenen bu etkinliği çok önemli buluyorum” dedi.

Kaynak: AA