Haber

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Putin’le ruble üzerinde mutabık kaldık

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile Soçi’de yaptığı görüşmenin ardından, Türkiye dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı ve değerlendirmelerde bulundu.

Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin’in davetine icabetle Soçi’ye yaptığı çalışma ziyaretini “olumlu, başarılı” bir şekilde tamamladıklarını belirterek, “Sayın Putin’le 19 Temmuz’da Tahran’da bir araya gelmemizin ardından Soçi’de ikili ilişkilerimizi ve uluslararası meseleleri etraflıca değerlendirdik. Yüksek Düzeyli İş Birliği Konseyimizin müteakip toplantısını Türkiye’de yapmak üzere Sayın Putin’e davetimi gerçekleştirdim.” dedi.

Türk-Rus ilişkilerinin karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden diyalog ve iş birliği ile gelmeyi başardığına işaret eden Erdoğan, şöyle konuştu:

“Sayın Putin’le tesis ettiğimiz karşılıklı güven ve saygıya dayalı ortak anlayış, ilişkilerimizin teminatıdır. Mevcut şartlar altında önemli olan, ilişkilerimizi ortak çıkarlarımız temelinde ve uluslararası sistem içinde sürdürmek, ileri götürmektir. İkili görüşmemizde ticari ve ekonomik iş birliğimizin daha da geliştirilmesi üzerinde etraflıca fikir alışverişinde bulunduk. Ticarette hedefimizi daha önce 100 milyar dolar olarak ifade etmiştik. Bu doğrultuda enerji başta olmak üzere, ticaret, turizm ve tarım gibi alanlarda iş birliğimizi geliştirmek istiyoruz. İkili ticaret hacmimizin daha dengeli bir zemine kavuşmasını temin etmek noktasında kararlıyız. Ekonomik ve ticari ilişiklerimize dair yol haritası mahiyetinde bir mutabakat zaptı da Soçi’de Ticaret Bakanımız ile Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak tarafından imzalandı. Suriye’de yuvalanan terör örgütlerine karşı atılabilecek adımları da aramızda mütalaa ettik. Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden, Suriyeli kardeşlerimizle birlikte askerimize, polisimize, güvenlik güçlerimize, sivil vatandaşlarımıza saldıran bu katil sürüleriyle mücadelemize birlikte gereken cevabı verme kararında da mutabık kaldık.”

“Ukrayna’daki savaşın kazananı olmayacağını başından beri vurguluyorum”

Erdoğan, Rusya’yla sürdürdükleri diyaloğun müspet yansımalarına Kafkaslar’da, Suriye’de ve Ukrayna’da şahit olduklarına dikkati çekerek, şöyle devam etti:

“Ukrayna tahılının Karadeniz üzerinden ihraç edilmesine yönelik girişim, bunun en son küresel örneğidir. Şimdi önemli olan, planın sağlıklı şekilde uygulanması ve oluşan müspet havanın İstanbul’daki müzakerelere dönüşe yönelik somut adımlara tahvil edilmesidir. Ukrayna’daki savaşın kazananı olmayacağını başından beri vurguluyorum. Sahadaki sıkıntılara rağmen krizin müzakere masasında çözüleceğine olan güçlü inancımı da koruyorum. Sayın Putin’e, Sayın Zelenski’yle görüşmesine ev sahipliği yapabileceğimizi bir kez daha hatırlattım. Karadeniz’den komşumuz Rusya’yla diyaloğumuzu, bölgesel ve küresel barışa katkı sunmak maksadıyla her alanda ilerletmeye devam edeceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Soçi’deki görüşmelerin, Türkiye ve Rusya başta olmak üzere, bölge için hayırlara vesile olmasını diledi.

“Tarafların buradaki yaklaşımı büyük önem arz ediyor”

Gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Erdoğan, bir gazetecinin, “Ukrayna ve Rusya savaşının önlenmesinde, bitirilmesinde bir ateşkes söz konusu mu, yakın zamanda gerçekleşir mi ve Türk diplomasisi bu noktada rol alır mı?” sorusunu, “Türk diplomasisi aslında üzerine düşen bu görevi başarılı bir şekilde sürdürüyor. Burada herhangi bir sıkıntı söz konusu değil ancak tabii tarafların buradaki yaklaşımı büyük önem arz ediyor. Eğer taraflar, verilen sözlerin üzerinde gerçekten hassasiyet gösterip dururlarsa bu işi ciddi manada çözebilecek bir imkana sahip olduğumuzu veyahut da yaklaştığımızı görüyorum. Bunun olmaması için bu noktada bir sebep söz konusu değil.” şeklinde yanıtladı.

Görüşmede Suriye konusunun ele alındığı anımsatılarak, daha önce Rusya’nın böyle bir askeri harekata karşı çıktığı, çok sıcak bakmadığına ilişkin tavrının devam edip etmediği ve görüşmelerde bu konunun hangi çerçevede ele alındığına ilişkin soruyu ise Erdoğan, şöyle cevapladı:

“Sayın Putin, konuyla ilgili Türkiye’ye yönelik adil bir yaklaşım sürdürüyor. Terörle mücadele noktasında her zaman yanımızda olacağını özellikle de ifade ediyor. Burada şunu bize ima ediyor: ‘Mümkün olduğunca bunları, rejimle birlikte çözme yolunu tercih ederseniz çok daha isabetli olur.’ gibi bir yaklaşımı var. Biz de diyoruz ki şu anda bizim istihbarat örgütümüz, Suriye istihbaratıyla zaten bu konuları yürütüyor ama bütün mesele netice almak. ‘Eğer istihbaratımız, Suriye istihbaratıyla bu çalışmayı yürütürken buna rağmen hala orada terör örgütleri fellik fellik at oynatıyorsa bu konuda bize destek vermeniz gerekiyor.’ diyoruz. Bu konuda da mutabakatımız var.”

“Onlar da bir defa kesinlikle süreci durdurmak gibi bir şeyi kabul etmiyorlar”

Erdoğan, bir gazetecinin, Cumhuriyet tarihinin en büyük projelerinden biri olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin önemine değinerek, “Sizin enerji konusunda da en başından beri çok sık vurgu yaptığınız konulardan bir tanesi yerlileşme ve millileşme. Rus tarafı ile bir Türk ortağın girişimi olarak yola çıkan IC İçtaş, zaman içinde önemli bir bilgi birikimi ve know-how üretmişti fakat kısa süre önce ilginç bir gelişme oldu ve Rus tarafı Rosatom yarı yarıya ortak olduğu bu şirkette çalışmalarını durdurdu ve feshetti. Acaba bu konu gündeme geldi mi? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu adım, bu projenin gecikmesi veya Türk tarafının bir miktar daha böyle taşeronlaştırılmasına neden olabilir mi? Böyle bir risk görülüyor mu?” şeklindeki sorusunu da şöyle yanıtladı:

“Tabii böyle bir konuyu görüşmemek olamaz. Görüştük. Akkuyu Nükleer Güç Santrali, ülkemizin enerji stratejisi içinde ayrı bir öneme sahip. Akkuyu’nun ilk reaktörünü 2023 yılında hizmete alma hedefimiz sürüyor. Bu hususları, Rus tarafıyla görüşmelerimizde bir kez daha ele aldık. ’25 bin kişi şu anda çalışmıyor. Burası kapatıldı.’ gibi ifadeler söyleniyor. Böyle bir şeyi ben de kabul etmedim, Rus tarafı da kabul etmiyor. Çalışıyorlar. Şimdi önümüzdeki hafta Mersin Taşucu’nda Abdülhamit Han sondaj gemimizi uğurlamaya gittiğimde aynı gün oradan Akkuyu’ya geçeceğim. Akkuyu’daki çalışmaları yerinde, bizzat heyetimle beraber izleyeceğim. Ondan sonra da Sayın Putin’e oradaki gelinen durumu aktaracağım, söyleyeceğim. Ona göre de yol haritamızı belirleyelim diyeceğim. Yani onlar da bir defa kesinlikle süreci durdurmak gibi bir şeyi kabul etmiyorlar.”

“Sayın Putin’le ruble üzerinde mutabık kaldık”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ziyaretin ekonomik boyutu ve özellikle Türkiye ile Rusya arasında doğal gazda yeni bir anlaşma olup olmadığına ilişkin soru üzerine, Türkiye olarak kapılarının herkese açık olduğunu, Türkiye’de kimler yatırım yapmak isterse onlara her türlü desteği vereceklerini söyledi.

“Çünkü Türkiye, dünyada sadece bu son gelişmelerde değil, bunun dışında da serbest pazar ekonomisinin en önemli bir açık kapısıdır.” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tabii bu Soçi ziyaretinin bir güzel tarafı da şu oldu: Sayın Putin’le ruble üzerinde mutabık kaldık. Ruble noktasında bu alışverişlerimizi yapacağımız için o da tabii Türkiye-Rusya arasında mali noktada ayrı bir güç kaynağı olarak Rusya’ya ve Türkiye’ye inşallah kazandıracak. Bir de Rusya’nın Mir kartı var. Şu anda bizim beş bankamız bunun üzerinden çalışmalarını sürdürüyor. Burada da çok ciddi gelişmeler var. Bu da tabii Rusya’dan gelen turistleri çok çok rahatlatan bir süreç. Onlarla alışverişini, otel ödemelerini yapabiliyorlar. Bu da tabii hem onlar için hem bizim için çok çok rahatlatıcı bir sistem. Bu ziyaretimizde Rusya Merkez Bankası Başkanı ile bizim Merkez Bankası Başkanımız da görüşmelerini yaptılar.”

“Azerbaycan’ın Londra Büyükelçiliğine saldırıyı da kabul edilemez buluyoruz”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir gazetecinin, Azerbaycan-Ermenistan gerilimi konusunda Rusya’dan iki taraf için de “itidal” açıklaması geldiğini belirterek, “Gerilim artar mı?” şeklindeki sorusu üzerine şunları kaydetti:

“İlham kardeşimle iki gün önce bunları etraflıca konuştuk. Öncelikle bir Azerbaycanlı kardeşimizin şehit olmasına neden olan saldırıyı kınıyoruz. Karabağ, Azerbaycan’ın uluslararası tanınmış sınırları içerisinde yer alan Azerbaycan toprağıdır. Azerbaycan, tabiatıyla topraklarında yasa dışı hiçbir silahlı unsurun bulunmasını istemiyor. Üçlü Bildiri’den bu yana yaklaşık iki yıl geçti. Ermenistan’ın buradaki taahhütlerini de bir an önce yerine getirmesi önem taşıyor. Azerbaycan’ın Londra Büyükelçiliğine saldırıyı da kabul edilemez buluyoruz. Bu olayın ciddiyetle ve detaylı bir şekilde soruşturularak faillerine gerekli cezaların verileceğini ümit ediyoruz.”

Pelosi’nin Tayvan ziyareti

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’a yaptığı ziyaret hatırlatılarak “Meclis Başkanı’nın Tayvan’dan ayrılmasının ardından Çin, işgal senaryosunu andıran bir tatbikat başlattı. Bu gerilimin nereye evrileceğini düşünüyorsunuz? Pasifik’te olası bir çatışma, Türkiye’nin pozisyonunu nasıl etkiler? Ekonomik anlamda özellikle bir kriz çıkarsa hazırlık mıyız?” sorusu üzerine Erdoğan, “Biz hepsine hazırız, bir sıkıntı yok.” yanıtını verdi.

“Bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Ukrayna’daki savaş ve koronavirüs salgınının küresel ekonomi ve istikrara olumsuz etkilerinin sürdüğü bir dönemde yeni bir krizin ortaya çıkmasına izin vermemeliyiz.” diyen Erdoğan, Tayvan’la ilgili ortaya çıkan gerginliğin azaltılması için tüm tarafların sağduyulu ve itidalli hareket etmesinin önemini vurguladı.

Şanghay Beşlisi’nin toplantısı

“Eylül ayında Şanghay Beşlisi Özbekistan’da toplanacak. Görüşmemizde Sayın Putin de rica etti, nasip olursa biz de inşallah oradaki toplantıya katılacağız.” ifadesini kullanan Erdoğan, şöyle devam etti:

“Şanghay Beşlisi’nin gerek üyeleri gerek gözlemci ya da diyalog ortağı olarak oraya katılacak olanlarla biz de beraber olalım diyoruz. Örneğin Çin geliyor, öbür tarafta Suud gelecek, Katar gelecek. Orada onlarla bir arada olmayı hedefliyoruz. Şu anda fevkalade bir durum olmazsa inşallah ben de oraya katılacağım. Orada bunları çok daha iyi değerlendiririz.”

“Almanya ve Fransa, Rum-Yunan propagandasına alet oluyor”

“Avrupa derin bir enerji kriziyle baş başa. Buna karşın hem Almanya’nın hem Fransa’nın, Yunanistan’ın haksız iddialarını sahiplenerek, savunarak Türkiye’yi hedef aldıklarını görüyoruz. Türkiye tam da tahıl ve enerji krizini çözecek bir diplomasi ortaya koyarken Berlin ve Paris’ten gelen açıklamaları bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu üzerine de Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu “taraflı” açıklamalara Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun gerekli yanıtları verdiğini anımsattı.

Almanya ve Fransa’nın Rum-Yunan propagandasına alet olduğuna dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

“Yunanistan’ın uluslararası hukuku hiçe sayan adımlarına göz yumulurken, doğru olmayan değerlendirmelerle ülkemizin eleştirilmesi kabul edilemez. Avrupa’nın istikrar ve güvenliği için Türkiye’nin yeri aşikar. Bu rolümüzü küresel tahıl krizinin çözümünde öncü olarak bir kez daha gösterdik. İstanbul’dan geçen Razoni kuru yük gemisi aslında bir ilkti. Bunun arkasında bu şekilde sırada olan 20 civarında gemi var. Hepsinden öte, şu anda Rusya diyor ki ‘Bizim ciddi manada çıkabilecek hazırlığımız var, gücümüz var. Bizdekilere ne zaman aracılık edeceksiniz?’ İlgili bakanlıklarımız, birinci derecede de Ticaret Bakanlığımız bu işlerin şu anda sorumlusu olduğu için bu konuda hızla çalışıyorlar. Hele hele burada imzayı attıktan sonra sorumluluğu daha da artmış vaziyette. Rusya diyor ki ‘Benim malım çok fazla. Örneğin asgari 40 milyon ton ben şu anda mal çıkarabilirim.’ Tabii arada kara kediler var, güya Türkiye gemileri durdurmuş gibi dedikodu dolaştırıyorlar. Böyle bir şey yok. Aksine, ilk gemi nasıl Lübnan’a gittiyse bu tür gemilerin hepsi bizim üzerimizden gitmeleri gereken ülkelere ulaşmaları için yola revan olacaklar. Bunun aracılığını da Türkiye en güzel şekilde ortaya koyacak. İstanbul’daki sözleşmeyle sağladığımız o başarıyı bundan sonra da devam ettireceğiz.

Yunanistan İstihbarat Teşkilatı Başkanı’nın istifa ettiği hatırlatılarak “Gerekçesi de Yunanistan muhalefet liderinin cep telefonundan casus yazılım bulunması. Miçotakis’in yeğeninin de işin içerisinde olduğu iddiaları söz konusu. Bir değerlendirmeniz olur mu?” sorusu üzerine Erdoğan, “Ben Yunanistan’ın içişlerine karışmam. Bu onların içişleridir.” yanıtını verdi.

“Terör örgütü PKK’nın bilindik saldırılarının değişik versiyonu”

Irak’ın Duhok vilayetinin Zaho ilçesindeki saldırıya ilişkin, “9 sivil defnedilmeden işi Türk Silahlı Kuvvetlerinin yaptığına dair tezvirat yaptılar. Zaho’daki son durum nedir? Bunu Türkiye’ye karşı küresel bir kumpas olarak değerlendirenler oldu. Böyle bir kumpas var mı? Birileri acaba Suriye’ye operasyon yapılacakken böyle işler mi yapıyorlar?” sorusunu yanıtlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce gerek Dışişleri gerekse Savunma Bakanlığının konuyla ilgili açıklamaları yaptığını bildirdi.

“Bu, terör örgütü PKK’nın bilindik saldırılarının bir değişik versiyonu.” değerlendirmesinde bulunan Erdoğan, şunları söyledi:

“Nasıl bugüne kadar bu tür şeyleri yapıp ondan sonra kaçtıysalar, ortada görünmeme gibi yolları seçtiyseler şimdi burada da yine aynı şekilde bu tür suikastları yaptıktan sonra topu hemen Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türkiye’nin üzerine atmışlardır. Olayın aslı budur. Buna yönelik de bugüne kadar yapılmış olan açıklamalarımızın arkasındayız. Tabii başta Amerika olmak üzere, Avrupa’nın değişik ülkelerine bunları İletişim Başkanlığımız da anlattı ve bu şekilde süreç devam ediyor. Biz ilk andan itibaren orada yerel muhataplarımızla konuşmak, görüşmek, temas sağlamak suretiyle her konuda yardımcı olabileceğimizi, bu olayın açığa çıkması için elimizden geleni göstereceğimizi kendilerine söyledik. Bu teklifimiz halen baki. Onlar da teşekkür ettiler. Hatta oradaki yaralılarla alakalı eğer arzu ederlerse onlara sağlık desteği sağlayabileceğimizi kendilerine ifade ettik. Sadece Kuzey Irak’ta veya Irak’ta değil, biz oradan ülkemize alıp en yakın vilayetlerdeki şehir hastanelerimizde, eğitim araştırma hastanelerimizde, ameliyatsa ameliyat, bakımsa bakım bunların hepsini yapabileceğimizi söyledik. Bütün muhataplarımıza taziyelerimizi ilettik. Bizim başlangıçtan itibaren yaptığımız bütün operasyonlarda sivillerin, tarihi, dini, kültürel yapıların ve çevrenin dokunulmaz olduğunu, planlamada ve icrada kesinlikle bu konulara hiçbir ordunun yapmadığı kadar dikkatli ve hassasiyetle yaklaştığımızı ilave ettik. Zaho’daki olaydan sonra Musul Konsolosluğumuza bir saldırı oldu. Oranın bir sivil hedef olduğu biline biline oraya aleni saldırı yapıldı. Kimin sivil hedeflere saldırabileceğini, bu alçaklığı kimlerin yapabileceğini herkesin görmesi lazım.”

HDP’nin Zaho’daki olayı “Zaho ikinci Uludere’dir” şeklinde değerlendirmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da “helalleşme” konsepti altında Uludere’ye gittiği hatırlatılarak “Bu helalleşme konsepti altında Uludere’ye gidilmesini, HDP’nin çağrısının iki hafta sonra gidilmesini nasıl değerlendirirsiniz?” sorusu üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

“Biliyorsunuz ben Uludere’deki o olayda ebediyete irtihal eden bütün kardeşlerimizin aileleriyle bir araya geldim. Şırnak’ta Şerafettin Elçi Havalimanı’nın açılışında o ailelerle görüşmelerimi yaptım. Bizzat eşimi de Uludere’ye gönderdim. Eşim Uludere’ye gitti, oradaki ailelerle yerinde görüşmeler yaptı. Dolayısıyla bizim Bay Kemal gibi kalkıp da nerede bir fırsatçılık var, o fırsatçılık anı geldiğinde onlarla bir araya gelmek gibi bir yaklaşımımız yok. Bay Kemal helalleşmeden bahsediyor. Sen bu ifadeyle bir defa kendini açığa çıkarıyorsun. Nedir o? Bir yerde bir borç varsa gidersin helalleşirsin. Demek ki sen bu işlerde tarafsın. Böyle bir durum zaten söz konusu. Onun için de helalleşme zarureti doğuyor. Bizim öyle bir helalleşme sıkıntımız yok. Çünkü biz bütün vatandaşlarımıza karşı her türlü yapmamız gerekenleri yaptık, yapıyoruz ve bundan sonra da aynı şekilde yapmaya devam edeceğiz. Bizim vatandaşlarımıza karşı hak noktasında evelallah bir sıkıntımız yok, buna inanıyoruz. Hele hele orada belediyeyi de biz kazandığımız için, nasıl oluyor bu iş, hem öyle hem öyle.”

KPSS’nin iptali

Cumhurbaşkanı Erdoğan, KPSS’nin iptal edilmesi hatırlatılarak “Son duruma ilişkin bilgi verebilir misiniz? FETÖ parmağı var mı? Sosyal medya tarandığında, bakıldığında resmi olarak parmağı olmasa da hükümetle gençleri karşı karşıya getirmek isteyen bir FETÖ’cü grubun varlığı çok aşikar görülüyor.” sorusunu yanıtlarken “FETÖ’cü grup mu desek, 6’lı masa mı desek, bir de masanın altı var, yedi…” ifadelerini kullandı.

“Şimdi dikkat ederseniz, aynı anda hepsi adeta aynı cümlelerle, aynı kelimelerle bunu tanımlamaya çalıştılar.” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

“Yani biz orada boşta bulunsak veya boşluğa düşsek bunu seçime kadar satacaklardı. Çünkü gençleri nasıl aldatırız gayreti içerisindeler. Tabii bu tutmadı çünkü biz durumu gördük. Durumu gördükten sonra ben ÖSYM Başkanı olan arkadaşımızı da bir zan altında bırakmak istemem ama soruşturmaların hayırlı bir netice vermesi noktasından hareketle kendisini görevden almak suretiyle oraya hemen 24 saati bulmadan bir arkadaşımızın atamasını yaptık. Bu atamayla beraber de hemen ekibini en güzel şekilde kurması için talimat verdik. Üst düzey de bir ekip oluşturduk ve bu ekiple çalışmalarına anında başladılar. Atamayı yaptığımız gibi çalışmayla da hemen ertesi sabah çıktı basın toplantısını yaptı ve önümüzdeki ayın 17’sinde de süreci başlatma kararını aldık. Sınavı iptal edilenlerden herhangi bir ücret talebi de kesinlikle olmayacak. ÖSYM, bundan sonraki süreci, kademeleri de inşallah en güzel surette devam ettirerek, şaibeleri de ortadan kaldırarak yoluna devam edecek.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Siz Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken sürekli ‘Bay Kemal’ ifadesini kullanıyorsunuz. O da ‘Evet ben Bay Kemal’im dedi. Buna dair ne diyorsunuz? Bay Kemal demeye devam edecek misiniz?” sorusuna şu cevabı verdi:

“Şimdi burada da söyledik ya… Bay Kemal tabii uzun zamandır kendisine lütfettiğimiz bir isimdi ama bu ismi kabullenmekte önce zorlandı, sonra kabul etti. Bize düşen nedir? Hayırlı olsun demektir. Fakat enteresan olan bir şey daha var, bizim bu ziyaretler de kendisini rahatsız ediyor. Biz bu ziyaretleri yapacağız. Ne Bay Kemal ana muhalefet olarak ne yavru muhalefet, onlar bu tür şeylere giremezler. Bizim şu 40 yıllık siyasetimizin tamamı elhamdülillah bu yolda geçti. Dünyanın gitmediğimiz ülkeleri istisnadır, nadirdir. Bundan sonraki süreçte de Rabbimizin bize verdiği ömür boyunca bunları inşallah yapmaya devam edeceğiz.”

Haber

Kılıçdaroğlu ‘aday mısınız’ sorusuna yanıt verdi

Kılıçdaroğlu, Ankara’da Kızılcahamam, Çamlıdere, Kazan ve Güdül’den gelen kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve muhtarlarla buluştu.

Kılıçdaroğlu burada yaptığı konuşmada sarayların, lüks hayatların kendisini rahatsız ettiğini belirterek şöyle devam etti:

“Benim öyle saraylara, öyle lüks hayatlara falan ihtiyacım yok. Onlar beni rahatsız eder. Benim vatandaşım eğer huzur içinde yaşıyorsa, ben de huzur içinde yaşarım. Bizim bir eksiğimiz var onu da söyleyeyim. Yani CHP olarak bir eksiğimiz var. Biz genelde Ankara’da oturduk, güzel nutuklar attık. Sonra dedi ki ‘vatandaş niye bize oy vermiyor?’ Gelip sizin sofranıza oturmadık, derdinizi dinlemedik. ‘Arkadaş sizin derdiniz nedir?’ diye oturup konuşmadık. Hep Ankara’dan konuştuk. Ondan sonra sizden oy bekledik. Sonra ‘niye vatandaş bize oy vermiyor?’ diye oturup düşünmedik bile. Ben, sizler nasıl yetiştiyseniz öyle yetiştiğim için sizin sofralarınıza oturmak, sizinle oturup konuşmak, dertleşmek benim görevim. Eğer siyasete atıldıysam bu benim görevimdir.”

Devlette liyakatın önemine değinen Kılıçdaroğlu, liyakati doğuran kavramın ise ahlak olduğunu vurguladı.

Kılıçdaroğlu, “Bütün peygamberler, ahlakı egemen kılmak için görevlendirilmişlerdir yüce Yaradan tarafından. O zaman şu soruyu sormamız lazım, eğer siyaset topluma hizmet edecekse, siyasetin ahlaklı olması gerekiyor mu gerekmiyor mu? Anadolu’da bir söz vardır, ‘Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar’ diye. Ben de şunu söyledim, ‘9 köyden kovsalar, onuncu köye gideceğim. Doğruları anlatmaya devam edeceğim.'” diye konuştu.

Taşı sıksa suyunu çıkaracak gençlerin geleceğini Avrupa’da, gelişmiş ülkelerde aradığını savunan Kılıçdaroğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Oysa bunlar bizim evlatlarımız, burada çalışması lazım. Bunlara umutsuzluk aşılayan siyaset kurumudur. Yani siyasetçilerdir. Musluğu açtığınızda 5 çeşit vergi ödersiniz. Dolmuşa bindiğinizde, ekmek aldığınızda, kefen bezi aldığınızda, ne alırsanız hepsinde vergi ödersiniz. Vergi ödemediğiniz tek şey var. Nefes aldığımız hava. Madem ki 85 milyon vatandaşız madem çocuk doğduğu andan itibaren vergi vermeye başlar, bizim vergiler nereye gidiyor? Bu soruyu sormuyoruz. Bu soruyu sormadığınız için demokrasi gelişmiyor. Ben vergi ödüyorsam benim verginin nerelere harcandığını hesabının millete verilmesi lazım. Bunu verecek olan da siyaset kurumudur. Tarıma verilen destek 21 milyar 300 milyon lira. Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesine göre, her yıl en az milli gelirin yüzde biri oranında çiftçiye mali destek verilir. Bu kanun çıktığı tarihten bu yana hiç bu para verilmedi. Tarıma veriyorlar 21 milyar lira destek, faiz giderleri 134 milyar lira. ‘Faize karşıyım’ demek bu değildir. Lafla faize karşı çıkılmaz. Faize karşı çıkıyorsanız, çiftçiye vereceğiniz destek 21 değil, 131 olmalı. Eğer faize verecekseniz o faiz de 21 olmalı. Tam tersi oluyor. ‘Ben faize karşıyım’ demekle karşı çıkılmıyor ki. Her devlet faiz öder mi? Elbette her devlet faiz öder, borçlanırsan faiz ödersin ama ödediğiniz faiz bütçenin büyük bir kısmını kapsıyorsa bir soygun var demektir ve devlet soyuluyor. Soru şu, faizi kim alıyor? Londra’daki tefeciler alıyor. Kaç kişi bunlar? Emin olun bir avuç kişi.”

Türkiye’nin para bulmak için Kuveyt’e, Suudi Arabistan’a, Katar’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittiğini ileri süren Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin risk primi yüksek olduğu için kimsenin borç vermediğini söyledi.

Siyasetin ahlaklı değilse sorunların da çözülemeyeceğini dile getiren Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Siyasete giren kişi zenginleşmiş ise bakın açık ve net söylüyorum, siyasete giren kişi ‘ben zenginleştim, köşeyi döndüm’ diyorsa bilin ki hırsızlık yapıyor, Türkçesi yok bunun. Ben de girdim siyasete. Devlette bürokrattım. Siyasete girdiğim gün bütün mal varlığını kendi internet siteme koydum. Hepsini koydum. Bunlar benim alın terimle aldığım şey. ‘Benim servetim bu’ dedim. Şimdi her yıl Meclis Başkanlığına servet beyannamesi verirken, ben de her yıl o servet beyannamesini yenilerim. Ama siz birdenbire zenginleşirseniz han hamam sahibi olursanız, bilmem nerelerde ‘yurtlar yapıyorum’ diye gökdelenler yaparsanız, onların başında sizin çocuklarınız olursa bu demek ki birisi malı götürüyor, işin Türkçesi budur arkadaş. Malı götürmek ne demektir? Fakirin fukaranın hakkını çalmak demek.”

“Aklınıza ne gelirse dışarıdan ithal etmeye başladı”

Üretim yapmayan bir ülkenin geri kalacağını belirten Kılıçdaroğlu, “Her şey gelirdi benim aklıma ama Türkiye’nin saman ithal edeceği hiç gelmezdi ama onu da ithal ettik. Sonunda canlı hayvandı, etti, aklınıza ne gelirse dışarıdan ithal etmeye başladı.” açıklamasını yaptı.

“Ne yapmamız lazım?” sorusunu soran CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Önce topraktan başlamamız lazım. Üstüne sanayi kurmamız lazım. Üstüne, üniversitelerin bilgi üretmesi lazım. Üstüne, katma değeri yüksek ürün üretmemiz lazım. Hepiniz cep telefonu kullanıyorsunuz, tamamı ithal. Tamamı dışarıdan geliyor. 85 milyonun elinde bunlardan var. Kim için çalışıyoruz? Bu malı üretip Türkiye’ye gönderen ülke için çalışıyoruz. Biz bunu yapabilir miyiz, yapabiliriz, niye yapmayalım, yapabiliriz. Çiftçi üretmezse hepimiz aç kalırız. Tarım stratejik sektördür. Buzdolabınız olmayabilir, arabanız olmayabilir ama günde iki sefer en azından üç sefer bir yemek yiyeceksiniz. Biz bunları dışarıdan alırsak olmaz, içeride üretiyoruz. Dünyanın bütün ülkelerinde tarım teşvik edilir. Bizde de teşvik edilmesi lazım. 34 yıl sonra şeker ithal ettik. Mazotu kesinlikle KDV’siz ve ÖTV’siz çiftçiye vermek zorundasınız. Çiftçinin kesinlikle desteklenmesi lazım.”

Muhtarlarla ilgili de konuşan Kılıçdaroğlu, bağımsız bir muhtarlar kanunu olması gerektiğini söyledi. CHP olarak, kendilerinin bağımsız bir muhtarlık kanunu hazırladığını ve Meclis’e sunduklarını belirten Kılıçdaroğlu, fakat bunun reddedildiğini bildirdi.

Kılıçdaroğlu, “İnşallah sizlerin takdiriyle, Allah’ın izniyle iktidar olduğumuzda bu muhtarlık kanununu çıkaracağız. Muhtarlık, çok önemlidir ve muhtarlık demokrasinin temel taşıdır. Bu topraklarda yapılan ilk seçim, 1833 yılında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde yapılan bir muhtarlık seçimidir.” diye konuştu.

Sosyal yardımların muhtarlar aracılığıyla dağıtılması gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Köyün yeniden tüzel kişilik kazanması lazım. Köy mallarının olması lazım. Bir ara size de aylık ödenmiyordu. Ben onu da bastırdım. Sonunda aylık ödendi ama tam ödenmedi. Size maaş ödenmiyor, ödenek veriliyor. Türkiye Belediyeler Birliği varsa Türkiye Muhtarlar Birliği’nin de olması lazım. Dolayısıyla muhtarlık kurumunun güçlenmesi lazım. Sizin birleşik oy pusulanız yok, niye yok? Halbuki muhtarlık kurumu değerliyse ve değer veriyorsak birleşik oy pusulası gibi olmalı. Vatandaş hangi muhtarı istiyorsa altına mührü basar. Partilerin öyle değil mi? Öyle. Muhtarların da öyle olması lazım.”

Katılımcıların sorularını yanıtladı

Bir soru üzerine siyasetçilerin birleştirici dil kullanması gerektiğinin altını çizen Kılıçdaroğlu, muhtar azalarının da oturum başına belli bir ödenek alması gerektiğini söyledi.

Yabancılara mülk satışı ile ilgili bir soruyu da yanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Biz yabancılara mülk satışına karşıyız. Ne bina, ne tarla, ne arsa, ne arazi satışına. Buna karşı çıktığımızı söyledik. Sadece o değil, tank palet fabrikasının Katar ordusuna satılmasına da karşı çıktık. Dolayısıyla biz iktidar olduğumuzda Allah’ın izniyle önce o tank palet fabrikasını Katar ordusundan alıp şanlı ordumuza vereceğiz. Ordumuzun hastanelerini kapattılar. Hastanesi olmayan dünyada tek ordu Türk ordusu. Hastanelerini, tank paletini, bugüne kadar kaybettiği ya da elinden alındığı pek çok şeyi tekrar ordumuza iade edeceğiz. Yabancılara konut satışına karşıyız. Kimse kendi topraklarını başkalarına satmamalı. Bunu para için yapıyorlar, biraz para gelir diye ama hepsini düzelteceğiz.”

“Cumhurbaşkanlığına aday mısınız?”

“Cumhurbaşkanlığına aday mısınız?” sorusu üzerine ise Kılıçdaroğlu, şu yanıtı verdi:

“Cumhurbaşkanlığını belirleme yetkisi 6’lı masada. Bu konuda görüş birliğini sağladık, görüş birliğine vardık. 6 lider, sadece cumhurbaşkanının niteliklerini belirlediler ve onu kamuoyuyla paylaştılar. Cumhurbaşkanı olacak kişinin ahlaklı olması lazım, erdemli olması lazım, devleti tanıması lazım, devlet aklının olması lazım, tecrübeli birisinin olması lazım gibi nitelikleri saydık. Bu niteliklere uygun bir cumhurbaşkanı adayımız çıkacak. İnşallah Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurlu 13’üncü cumhurbaşkanı olacak, bundan emin olmanızı isterim.”

Suriyeli sığınmacılarla ilgili soru üzerine de Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

“Suriyelilerden rahatsızız. Suriyelileri göndereceğiz. Dört aşamalı bir plan yapıyoruz. Birinci aşama Suriye yönetimiyle oturup konuşacağız. Karşılıklı büyükelçilikleri açacağız. İkinci aşama, buradan gidecek Suriyelilere can ve mal güvenliğini sağlamamız lazım. Bunu bizim ordumuz, Suriye ordusu, BM devreye girecek, bu güvenliği sağlayacak aynı Kıbrıs’ta olduğu gibi. Üçüncü aşama, bunların yiyeceği, içeceği, barınacağı yerler var, bunlar yapılacak. Bunları AB fonlarından Türkiye’deki müteahhitler gidip orada yapacaklar. Dördüncüsü de Gaziantepli iş adamlarının orada fabrikaları var, fabrikalarını tekrar çalıştıracaklar istihdam yaratacağız. Böylece her birisini ırkçılık yapmadan, ülkelerine huzur içinde göndereceğiz, hepsi de gider yüzde 99’u gider.”

Haber

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ülker: İşimi tam anlamıyla yaşıyorum

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ülker, “İş Dünyası Söyleşileri” kapsamında AA muhabirinin, salgının gölgesinde geçen iş yaşamı ve “zaman yönetimine” ilişkin sorularını yanıtladı.

Günlük faaliyetlerini yönetebilmek üzere yakın çalıştığı ekibin; iki özel kalem müdürü ve şoföründen oluştuğunu belirten Ülker, “Uzun zamandır, hatta saymakta bile zorlandığım kadar uzun yıllardır birlikte çalıştığım kişiler oldukları için beni çok iyi tanıyorlar. Dolayısıyla da bir şeyi söylememe ya da uzun uzadıya açıklamama gerek kalmadan tüm işleri yerine getiriyorlar. Aynı anda pek çok farklı işi yapabilme (multi-tasking) yetenekleri de çok geliştiği için hakikaten bana müthiş zaman kazandırıyorlar. Bu çalışma arkadaşlarım sayesinde çoğu zaman beklediğim her şeyi hazır olarak karşımda buluyorum.” şeklinde konuştu.

Yakın çalışma ekibinin, kendisinin işe odaklanmasını engelleyebilecek hususları üstlenip ortadan kaldırmak konusunda fevkalade çalıştığını ifade eden Ülker, “Düşünce sistemime adapte olmuş durumdalar. Ne düşüneceğimi çok iyi biliyor, ona göre aksiyon alıyorlar. Benim de en büyük beklentim buydu zaten. Yakın çalıştığım ekibin beni benden daha iyi tanımasını istiyordum. Bunun için de tabii öncelikle benim ilk yıllarda beklentimi net ifade etmem gerekiyordu. Sonrasında 2-3 sene içinde bu noktaya geldik. Onlara çok şey borçluyum.” dedi.

“Seyahat etmeyi özledim”

Ali Ülker, Kovid-19 salgınının iş yaşamını nasıl etkilediğine ilişkin soru üzerine, “Yıldız Holding gibi global bir yapıda üst düzey yöneticiyseniz normal şartlarda evde ya da ofiste olabilmek bir lüks. Ev veya ofis dışında olmak bizim kaderimiz. Çünkü gerçek anlamda mekandan bağımsız çalışıyoruz. Normal koşullarda fabrika ya da tesis ziyaretleri, etkinlikler, farklı şirketlerimizin toplantıları, denetimler derken otelde, uçakta, arabada, yani her yerde bizim için mesai devam ediyor.” ifadelerini kullandı.

Salgın döneminde yurt dışı seyahat kısıtlamaları nedeniyle çalışma sisteminin değiştiğini aktaran Ülker, bu seyahatleri ertelemek durumunda kalınca evde ve ofiste geçirdiği sürenin arttığını belirtti.

Her ne kadar bu sayede daha odaklı çalışma imkanı bulmaktan memnun olsa da seyahat etmeyi özlediğini ifade eden Ülker, en kısa zamanda yurt dışındaki işletmelere yeniden gidebilmeyi, oradaki çalışanlarla fiziksel ortamda bir araya gelebilmeyi umduğunu söyledi.

“Benim için önemli olan esnek çalışabilmek, şartlara uyum göstermek”

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ülker, 2020 yılı başında yönetim kurulu başkanı olduğundan beri operasyonel işlere hiç vakit ayırmadığını, bu işlerin CEO’ların sorumluluğunda olduğunu aktardı.

“Benim işim daha ziyade stratejiye, tasarıma, yönetişim modellerine odaklanmak. Holdingimizi ve iştiraklerimizi geleceğe hazırlamakla ilgili projelere vakit ayırıyorum” diyen Ülker, çalışanların gelişimi ve motivasyonu, yeni çalışma modelleri üzerine düşünüp projeler tasarlamaya zaman bulduğunu söyledi.

Ülker, kalıplara sıkıştırılmış bir iş yaşamını kabul edemeyeceğini belirterek, şunları kaydetti:

“Bütün bu sorumlulukların günlük hayatımdaki yüzdelik payından söz etmem imkansız. Çünkü kalıplar içinde çalışan biri değilim. İşimi belirli saat dilimlerinde yapmaktan ziyade tam anlamıyla yaşıyorum. Bazen kafamda bir soru işaretiyle uyuyor, sabah kalktığımda cevabını bulmuş oluyorum. Belki de başarımızın sebeplerinden biri de bu ‘işi yaşama’ anlayışıdır. Çok fazla rutinim yok. Benim için önemli olan esnek çalışabilmek, şartlara uyum göstermek. Yine de tabii her gün kahvaltıda haberleri izlerim, her sabah mutlaka kahve içerim. İş yerime geldiğimde ajandamın üstünden geçer, hazırlıkları kontrol ederim. O günkü iş planlarımı gözden geçiririm. Gün içinde belirli aralıklarla haberleri takip ederim.

Açıkçası ben bir patron değilim. Halihazırda bir patronum, hatta biri işte, biri de evde olmak üzere iki patronum var. İşteki patronum, holdingimizin çoğunluk hissesinin sahibi Murat Ülker Bey, evdeki de tabii ki eşimdir. Dolayısıyla patronlukla ilgili tanımlamalar bana göre değil. Yönetim kurulu başkanıyım ve bu görevimi profesyonelce yerine getirmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de çalışanlarla olan ilişkilerimde, özellikle de yakın çalıştığım kişilerle ilişkilerimde tutarlılığa önem veriyorum. Öncelikle ben tutarlı olmalıyım ki karşımdaki davranışlarımı kestirebilsin ve daha sonra yaşanabilecek benzer durumlarda inisiyatif kullanabilsin. Bunun yanı sıra yönetici konumundaki herkesin güçlü bir adalet anlayışıyla hareket etmesini ve tüm süreçlerin adil şekilde işletilmesini çok önemsiyorum.”

“Hafta sonunu doğada geçirmek benim için terapi gibi”

Ali Ülker, bunaldığı ya da stres seviyesinin arttığı zamanlarda bunun acısını hiç kimseden çıkarmadığını, bilakis insanlardan uzak durmayı tercih ettiğini söyledi.

Az sayıda yakın arkadaşı bulunduğunu, şartlar uygun olursa onlarla birlikte kendisini doğaya atmayı sevdiğini ifade eden Ülker, “Sakinlik, sessizlik ve tabiat huzur veriyor. Hafta sonunu doğada geçirmek benim için terapi gibidir. Tüm negatif elektriğimi atıp keyifle işimin başına dönerim. Tabii bunlar pandemi öncesinde yapabildiğim şeylerdi. Bu dönemde tabiattan da uzak kaldım maalesef.” diye konuştu.

“Sosyal medyaya temkinli yaklaşıyorum”

Gündemi sabahları televizyondan, gün içinde internet gazetelerinden takip ettiğini aktaran Ülker, nadiren sosyal medyadan da gelişmeleri izlediğini söyledi.

Ülker, şöyle devam etti:

“Genelde sosyal medyaya temkinli yaklaşıyorum. Objektif bakış, benim için çok önemli. Sosyal medyada bunu bulamama riski her zaman var. Dünyadaki gelişmeleri takip eder, bunların işimiz üzerindeki olası etkileri üzerine sık sık kafa yorarım. Herhangi bir fırsat veya risk görürsem mutlaka ilgili ekiple paylaşıp değerlendirmelerini isterim. Açıkçası sadece kendi kendime düşünüp nihai bir sonuca varmayı sevmem. Mutlaka mesai arkadaşlarımla görüşür, yorumlarını alır, özellikle riskli bulduğum noktalar için erkenden tedbir almalarını isterim.”

Sporun gençliğinden beri hayatının çok önemli bir parçası olduğunu vurgulayan Ülker, “Uzun yıllar basketbol oynamış olmamın avantajıyla beslenme ve sağlık anlamında sporcu disiplinimin olduğunu söyleyebilirim. Gün içinde uzun saatler oturarak çalıştığım için arada mutlaka kalkıp kısa yürüyüşler yapıyorum. Ayrıca, haftada 3-4 gün de birer saati aşan spor programları uyguluyorum. Akıllı saat kullanıyorum ama sağlık verilerimi bu saat üzerinden takip etmek gibi bir alışkanlığım yok. Öte yandan, iyi bir beslenme programı uygulamaya çok dikkat ediyorum.” şeklinde konuştu.

“İşle alakalı konular söz konusuysa dostlarımı profesyonellere yönlendiririm”

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ülker, dostlarıyla bir arada olmayı, onlarla zaman geçirmeyi sevdiğini ancak doğrudan işle alakalı konuların olması halinde dostlarını ilgili kişilere, profesyonellere yönlendirdiğini, böylesinin hem iş hem de dostluk açısından daha sağlıklı olduğuna inandığını söyledi.

Yıldız Holding’in global bir yapı olduğunu, dolayısıyla dünyanın birçok coğrafyasında faaliyet gösteren şirketleri bulunduğunu aktaran Ülker, bu şirketlerdeki yetkililerin, ilgili coğrafyalardaki siyasi ve ekonomik gelişmeleri yönetime düzenli olarak özetlediğini anlattı.

Ülker, “Çok olağanüstü durumlarda ise anlık durum raporlarıyla bize bilgi ulaştırıyorlar. Bunun haricinde güvenilir araştırma ve danışmanlık şirketlerinin bültenlerinden, raporlarından, yerli ve yabancı basın kuruluşlarından da takip ediyorum. İhtiyaç halinde düzenli brifingler de alıyoruz.” dedi.

“Tatile gittiğimde en çok cep telefonunun çekmediği yerleri seviyorum”

Yönetim kurulu başkanı olarak göreve başlamasıyla fiziksel anlamda çalışma saatlerinin kısaldığını, buna karşın mesai saatinde bir değişiklik olmadığını aktaran Ülker, “Hala ve daima 7/24 çalışıyorum. Fakat işin stresini eve taşımamaya çok dikkat ediyorum. Aile huzurun merkezidir, bunu korumaya gayret ediyorum. İşimle ilgili konuları ancak gerektiğinde ve gerektiği kadar ev halkıyla paylaşıyorum. İşin stresinden kaçamadığım zaman da evden kaçıyor, kendimi tabiata atıyorum.” ifadelerini kullandı.

Telefonuyla yaşamaya çok alıştığını, her türlü gelişmeye karşı cep telefonunun adeta bir alarm gibi işlev gördüğünü belirten Ülker, şunları kaydetti:

“Sabah uyandığımda ilk iş telefona bakıyorum, gece yatarken de herhangi bir kötü haberle uyanmamak için dua ediyorum. Tabii global bir yapıda gece-gündüz, hafta içi-hafta sonu ayrımı da pek kalmıyor. Örneğin, Amerika’daki ofislerimizde haftalık mesai sona ererken, biz cumartesi kahvaltısına başlamış oluyoruz. Biz pazar akşamları evde maç seyrederken de Avustralya’daki ofisimiz çoktan mesaiye başlamış oluyor. Bu zaman farklarını yönetebilmek için sürekli iletişimde kalabilmek, dolayısıyla da akıllı telefon şart oluyor. Ama şunu da itiraf edeyim; tatile gittiğimde en çok cep telefonunun çekmediği yerleri seviyorum. Mecburen bir ayrılık oluyor bu sayede. Böyle bir lükse sahip olabilmemin en büyük sebebi de ekibim. Tatilde olduğum dönemlerde çok acil olmayan hiçbir konuyu bana taşımazlar, inisiyatif alma ve süreçleri yönetme açısından çok etkindirler.”

“Benim görevim holdinge yön vermek”

Ali Ülker, Yıldız Holding’in operasyonlarını yönetme sorumluluğunun Yıldız Holding Üst Yöneticisi (CEO) Mehmet Tütüncü’nün omuzlarında olduğunu, holding bünyesindeki şirketlerin de çok başarılı CEO’ları bulunduğunu söyledi.

Birçok ciddi sorumluluğu CEO’ların üstlendiğini belirten Ülker, “Yönetim kurulu başkanı olarak benim görevim holdinge yön vermek. Bunun yanı sıra çalışanlarımızla iyi bir iş hukuku oluşturmak, şeffaflığın ve fair process dediğimiz adil süreçlerin işlemesini sağlamak, bu sorumluluğu tedarikçi ve müşteri boyutunda da yerine getirmek, tüm paydaşlarımızla iyi bir iletişim ve sağlıklı ticari ilişkiler kurulmasını denetlemek… Yani özellikle sosyal hedeflere odaklanıyor, bu sorumluluğu üstleniyorum. Bu anlamda yakın zamanda yaşadığımız en zorlu süreç de kuşkusuz Kovid-19 pandemisi oldu. Çalışanlarımızın ve diğer tüm paydaşlarımızın eskisinden de çok kenetlenmesini sağlamak zor bir görevdi ama başardığımıza inanıyorum.” şeklinde konuştu.

“Zamanımı mümkün mertebe kendim planlayıp kontrol altında tutmayı severim”

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ülker, standart bir uyku saatinin bulunmadığını, ihtiyaç duyduğu kadar uyuduğunu söyledi.

Genelde gece 01.00 ya da 02.00’ye kadar oturduğunu belirten Ülker, “Sabahları da erken kalkmayı severim. Uyku süresinin kişiden kişiye değiştiğini düşünüyorum. Tabii yetişme çağında insan daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyor ama onun haricinde hafta sonları da dahil olmak üzere hiç geç kalktığımı bilmem.” dedi.

Genel olarak zamanın kendisini yönetmesini pek sevmediğini ifade eden Ülker, “Zamanımı mümkün mertebe kendim planlayıp kontrol altında tutmayı severim. Yaşım ilerledikçe işlerimde de daha seçici olmaya başladım. Herkesin kendi üstüne düşeni yapması gerektiğine, başkalarının işlerini üstlenmenin onlara ya da işe fayda değil, zarar getirdiğine inanıyorum. Dolayısıyla beni ilgilendirmeyen konulara dahil olmam ve delegasyonu, sorumluluğun ilgili kişilere paylaştırılmasını teşvik ederim. Böylece herkes zamanını daha etkili şekilde kullanabilir.” diye konuştu.

Haber

Kılıçdaroğlu: Seçim yasasında ciddi bir değişiklik yapılacağı kanısında değilim

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, KRT TV’de yayımlanan “Stüdyo Ankara” programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu, soruları yanıtladı.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla kadınların sorunları ve CHP’den beklentilerinin sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, il seyahatlerinde kadınların kendilerine ilettikleri sorunlardan örnekler verdi.

Kılıçdaroğlu, İstanbul Sözleşmesi’nin neden hedefte olduğu ve partilerinin bu konudaki tutumunun sorulması üzerine, sözleşmenin parlamentodan oy birliği ile geçtiğini ve hiç kimsenin itiraz etmediğini belirterek, “Bu konuda bütün siyasi partilerin genel başkanları oturdu, bir sürü tumturaklı laflar ettiler. ‘Çok güzel, Türkiye’nin başarısı, Türkiye’nin kadına verdiği değer, vesaire’ anlattılar, neden geriye dönüş, hangi mantıkla, hangi anlayışla geriye dönüş, ben anlamış değilim doğrusunu isterseniz.” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu, geçmişte siyasi parti liderlerinin mizah yoluyla eleştirmesinin artık asla kabul edilmediğini öne sürerek, gülmeyi unutan bir topluma dönüştürüldüğünü, karamsar ve dolayısıyla gerilime dayalı bir tablonun ortaya çıktığını ve bu tablodan çıkılması gerektiğini savundu.

“Damat nerede kampanyasıyla hem Türkiye’nin sorunlarına değinip hem de insanların biraz yüzünü güldürme yoluna gidiyor sanki CHP, öyle mi?” şeklindeki soruya Kılıçdaroğlu, “Yapmaya çalıştık. Damat nerede? Doğru, toplum soruyordu bunu, espriyle yapmaya çalıştık, damat davalar açmaya başladı, ‘Nasıl espri yaparsınız, nasıl bana bu soruyu sorarsınız?’ diye. Espriden anlamayan bir kişinin devleti yönetmesi veya belli bir yeri yönetme şansı yoktur zaten.” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İnsan Hakları Eylem Planı’nda düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin açıklamalarda bulunduğu ancak kendi avukatlarının müdahil olduğu birçok dava ile fezleke bulunduğu belirtilerek görüşü sorulan Kılıçdaroğlu, İnsan Hakları Eylem Planı’nın, Avrupa Birliği’nin istediği bir çalışma olduğunu söyledi.

Erdoğan’ın da bu çalışmayı okuduğunu ifade eden Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

“İçeriğine baktığınız zaman Erdoğan, okuduğu metnin içeriğine katılıyor mu? Hayır, katılmıyor. Neden? Çünkü uygulamaları var. Twitter’dan yapılan veya işte sosyal medyadan yapılan bir açıklamada ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ diye alınıp insanların tutuklanması, hapse atılması, cezalandırılması, ev hapsine alınması ve pek çok uygulama var, artı tazminat davaları açılması. Yani insan hakları diyorsunuz, insanların düşünce özgürlüğünü sınırlıyorsunuz. İnsan hakları diyorsunuz, medya üzerinde her türlü baskıyı yapıyorsunuz. İnsan hakları diyorsunuz, bugün çok sayıda gazeteci iş bulamıyor ve işsiz durumda. İnsan hakları diyorsunuz, kadın cinayetleri var, bununla ilgili hükümetin aldığı herhangi bir önlem yok.”

“Cumhurbaşkanına hakaret diye açılan davaların tamamından vazgeçilmesi lazım”

Kılıçdaroğlu, eylem planına ilişkin hangi adımların atılmasının “samimiyet adımı” olarak görülebileceğine ilişkin soruyu şöyle yanıtladı:

“Mesela Cumhurbaşkanına hakaret diye açılan davaların tamamından vazgeçilmesi lazım. İki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının derhal uygulamaya konması lazım, Selahattin Demirtaş’ın, Osman Kavala’nın derhal bırakılması lazım. AHİM ve Anayasa Mahkemesi kararları var. Üç, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan yargıçların derhal görevlerinden alınması lazım. Bunlar yargıç değildir, bunlar siyasi otoritenin talimatını yerine getirdiler. Erdoğan samimi ise o talimatı o yargıca veren ve Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan o yargıçların yargının tamamen dışına çıkarılması lazım. Birkaç böyle güzel davranışlar yaparsa biz de deriz ki ya bu konuda samimi olarak bazı adımlar atılıyor ve biz de inanmış oluruz.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesine ilişkin açıklamaları hatırlatılarak, “Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ortaklık içinde Erdoğan harekete geçebilir mi?” sorusu üzerine Kılıçdaroğlu, “Hayır. Bahçeli, Erdoğan’ı bir anlamda teslim almış vaziyette. Erdoğan, kendi koltuğundan korkuyor ama koltuğunu korumak için de tek dayandığı kişi Sayın Bahçeli. Bahçeli’nin ‘Anayasa Mahkemesi kapatılsın’ demesi ve Erdoğan’ın da bu konuda hiçbir yorum yapmaması ilginç. Neden Anayasa Mahkemesi kapatılsın? Erdoğan’ın demesi gerekir ki ‘Hayır, Anayasa Mahkemesinin kapatılması asla söz konusu olamaz.’ Haydi Erdoğan söylemedi diyelim, en azından partinin sözcüleri var, grup başkanvekilleri var, onlar böyle bir açıklama yapabilirler, bu açıklama da gelmedi. Ben duymadım en azından.” diye konuştu.

Bahçeli’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş ile ilgili “Bunlar kesinlikle içeride kalmalı.” diye çok sert söylemlerinin olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Dolayısıyla Cumhur İttifakı aslında bir düşünce ittifakı değil, bir koltuğun korunmasına yönelik olarak hazırlanan ya da bir araya gelen bir ittifak. Erdoğan’ın koltuğu korunmalı ve Erdoğan burada kalmalı. Hatta Erdoğan burada kalırken Erdoğan bugün için şikayet ettiği nelerden şikayet etti, onu da bilmiyorum, onların da verilmesini istiyor. Aslında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin daha da güçlendirilmesini istiyor Bahçeli ama mesela Erdoğan, anayasa değişikliğinde Bahçeli’nin istediği talepleri dillendiremiyor ama Bahçeli rahatlıkla dillendirebiliyor, orada da kendi aralarında bir çelişki var. Yani söylemlerde farklılıklar olmakla beraber olay bir koltuğun korunmasına yönelik bir olay, öyle değerlendiriyorum.”

“İktidar kendisine oy vermeyen bütün Kürtleri cezalandırmak istiyor”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, HDP’nin kapatılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının inceleme başlatmasına ilişkin olarak da “HDP kaç oy aldı? 6-6,5 milyon civarında oy aldı. Eğer siz HDP’yi kapatarak 6-6,5 milyon kişiyi cezalandıracaksanız bunun adı demokrasi değil.” dedi.

HDP’nin üzerinde olağanüstü baskı uygulandığını öne süren Kılıçdaroğlu, “Gördüğüm tablo şu aslında, iktidar, kendisine oy vermeyen bütün Kürtleri cezalandırmak istiyor. ‘Siz nasıl bana oy vermezsiniz, nasıl başka bir partiye oy verirsiniz?’ şeklinde cezalandırmak istiyor.” diye konuştu.

Muhafazakar Kürtlerin de buna karşı olduğunu savunan Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Samimi inancım şu, Bahçeli, kesinlikle HDP’nin kapatılmasını istiyor ama gördüğüm, anladığım ve duyduğum kadarıyla ve gelen bilgiler, AK Parti’nin bu kadar sert bir çıkışın doğru olmadığı yönünde çalışmaları değil de düşüncesi var yani bu, grup başkanvekillerinde de parti sözcülerinde de bir şekliyle ifade ediliyor. Biz, parti kapatarak ne elde ettik bugüne kadar? Hiçbir şey elde edemedik. Parti kapatarak Türkiye’yi daha modern, daha güçlü bir demokrasiyi mi getirdik? Hayır yani olmadı. İnsanlar düşüncelerini ifade ederler. Partiler zaten oy alamıyorsa o parti zaten kendiliğinden yok olup gidiyor. Bizim siyasi partiler tarihine baktığınız zaman belki yüzlerce siyasi parti kurulmuş, yüzlercesi belli bir zaman dilimi içinde yok olup gitmiştir.

HDP de eğer görevini yapmazsa, başarılı olmazsa o da bir süre sonra yok olacaktır. Millet kapatır yani.”

“Ben, seçim yasasında ciddi bir değişiklik yapılacağı kanısında değilim”

Seçim mevzuatı ve seçim barajına yönelik soru üzerine Kılıçdaroğlu, Orhan Uğuroğlu’nun bir yazısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yüzde 10 seçim barajından vazgeçmeyeceğini ve MHP’nin buna sıcak bakmadığını yazdığını belirterek şöyle konuştu:

“Sayın Bahçeli ne kadar bastırır, yüzde 10 seçim barajı yüzde 7’ye insin mi inmesin mi diye, ne kadar Erdoğan’ı ikna edebilir bilmiyorum ama dar bölgenin de MHP’nin aleyhine olacağını herhalde MHP de çok iyi biliyor. Dolayısıyla ben, seçim yasasında ciddi bir değişiklik yapılacağı kanısında değilim. Erdoğan, var olan sistemle gidecektir. Biz, seçim barajının makul bir düzeye indirilmesini isteriz hatta yüzde bir oyu olan partinin genel başkanının da Meclise gelmesini isteriz. Dışarda seçmenin yüzde bir oyunu alan kişinin parlamentoya gelip, parlamentoda kendisine oy veren vatandaşların sorunlarını dillendirmesi, çözümleri üretmesi bence parlamentoya değer katar, böyle bakmak lazım ama Erdoğan darbe hukukuna sığınmış vaziyette. O darbe hukukun getirdiği seçim yasasını aynen uygulayacaktır gibi bir düşüncem var.”

“Türkiye’nin güç birliğine ihtiyacı var, bölünmeye, ayrı partiler kurmaya değil”
Son dönemde kendisiyle siyaset yapmış isimlerin partiden ayrılıp kendi partilerini kurma yolunda ilerlediğinin, İYİ Parti’de de aynı durumun söz konusu olduğunun hatırlatılması ve bunu nasıl yorumladığının sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, hem demokrasiden söz edip hem de yeni partiler kurulduğunda onlara karşı çıkmanın samimi olmadığını söyledi.

Kılıçdaroğlu, bir insanın bir parti içinde beklediğini bulamayınca ayrılarak kendi partisini kurmasında herhangi bir sorun olmadığını belirterek şunları kaydetti:

“Bizden de ayrılıp ayrı parti kuran arkadaşlar var, İYİ Parti’den de ayrılıp parti kuran arkadaşlar var. Kurabilirler ama tabii ülkenin geleceği konusunda sorumluluk hisseden herkesin oturup bir düşünmesi gerekiyor. Parti kurmanın tamamen dışında sade vatandaş olarak ya da siyasetçi olarak oturup düşünmemiz gerekiyor. Türkiye siyaseten bir otoriter yapı içinde, insanlar nefes alamaz durumda, gazeteciler yazamaz, haber yapamaz durumda. Dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşmeye ihtiyacı var ve bu demokratikleşme sürecinin yerel yönetimlerle başlayan, atılan adımları var ve bu adımların güçlü olarak eğer olacaksa, erken olmayacaksa 2023’te yapılacak ikinci adımı var. Dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşmeye ve güç birliğine ihtiyacı var, ayrışmaya, bölünmeye, ayrı partiler kurmaya değil. Demokrasiden yanaysa, demokrasiyi savunuyorsa o çerçevede hareket etmesi gerektiğine inanan birisiyim.”

Cumhur İttifakı’nın Millet İttifakı ile oynadığını, bunun için devletin içindeki bütün kurumları harekete geçirdiğini iddia eden Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın dağıtılması, bölünmesi, ayrıştırılması ve birbirleriyle rakip, kavga eder hale getirilmesi için çalışıldığını ileri sürdü.

Kılıçdaroğlu, vatandaşın demokrasiye susadığını ve hükümeti değiştirmek istediğini savunarak, 2023’te ilk kez oy kullanacak 6 milyon 300 bin gencin Türkiye’ye demokrasi getireceğini belirtti.

“İlkeler üzerinde anlaşmamız lazım”

Sık sık muhalefet partileri genel başkanları arasında ziyaretler gerçekleştirildiği anımsatılarak kamuoyunda “bunun adının konulması beklentisi” olduğunun belirtilmesi ve bu ismin ne zaman ve nasıl konulacağının sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı’nın, Demokrat Parti, İYİ Parti, Saadet Partisi ve CHP’den oluştuğunu hatırlattı.

Kılıçdaroğlu, demokrasi istediklerini, bunun iskeletini “güçlendirilmiş parlamenter sistem” olarak dillendirdiklerini söyleyerek ittifakın içinde olmayan Gelecek Partisi ve Deva Partisi’nin de bunu vurguladığını belirtti.

Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Şimdi bu çalışmayı biz yapıyoruz, İYİ Parti yapıyor, Gelecek Partisi yapıyor, Deva Partisi yapıyor, Demokrat Parti yapıyor, Saadet Partisi yapıyor. Tabii şimdi önce her partinin kendi içinde bir çalışma yapması lazım haklı olarak. Biz de çalışma yapıyoruz. yaptığımız görüşmelerde onlar da çalışmaları yapıyorlar. Genel Başkan düzeyinde değil de Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde arkadaşlar görüşüyorlar zaten, yaptıkları çalışmaları birbirlerine de veriyorlar. Önce bizim, ilkeler üzerinde anlaşmamız lazım. Hangi ilkeler üzerinde anlaşacağız. Bu ilkeler netleştikten sonra belki oturulur, bir metin hazırlanır, bütün partiler ‘evet biz bu ilkelere uyuyoruz’ derler. Nitekim Millet İttifakı seçimlerden önce oturup bir metni imzaladık ve onu kamuoyu ile paylaştık.”

Vatandaşın, Millet İttifakı olarak millete ne vadettiklerini, bunları nasıl gerçekleştireceklerini göreceğini ve gayet samimi şekilde uygulanabilir bir takvim vermeleri gerektiğini belirten Kılıçdaroğlu, o takvim içinde de Türkiye’yi gerçek anlamda bölgenin yıldızı yapacaklarını, demokrasiyi getireceklerini, nasıl Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında mazlum milletlere örnek olduysa demokrasi konusunda da az gelişmiş ülkelerdeki bütün otoriter rejimlere örnek olacaklarını söyledi.

Kılıçdaroğlu, “Vaktimiz var. Yani, böyle iki ayağı bir pabuca sıkıştırmak gibi bir düşüncemiz yok. Daha sağlıklı, daha sakin, daha samimi oturup konuşmamız lazım. Çünkü Millet İttifakı’nı oluşturan siyasi partilerin topluma karşı sorumlulukları var. Biz bir parti mücadelesi ya da bir partinin kazanmasından çok demokrasinin kazanmasını istiyoruz.” diye konuştu.

“İttifak sürecini yürütmek Türkiye’ye karşı duyduğum bir sorumluluk”

Zaman zaman partisinde de eleştirildiği ittifak sürecinin kendisi için ne anlama geldiğinin sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, ittifak sürecini yürütmenin Türkiye’ye karşı duyduğu bir sorumluluk olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, olayın bir CHP olayı değil bir Türkiye olayı olduğunu aktararak, “Bizim partimizin tabanı, milletvekillerimiz, bu gerçeği çok iyi biliyorlar. Bakın en küçük ilçemizden en büyük ilimize kadar örgütlerimiz böyle çalışıyorlar. Onlar benim ne yapmak istediğimi gayet iyi biliyorlar.” dedi.

Kamuoyu araştırmalarında iktidar ortaklarının oy düşüşü yaşadığının ancak muhalefet partilerinde anlamlı bir artış olmadığının belirtilmesi ve bununla ilgili bir öz eleştiri yapıp yapmadığının sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, kararsız vatandaşlarda artış olmasının güzel bir şey olduğunu, bu kişilerin bir süre sonra kararlı hale geleceğini söyledi.

Kılıçdaroğlu, gelecek seçimlerin bir parti seçimi olmadığını belirterek toplumun ikiye ayrıldığını, bir tarafta otoriter rejimi savunanlar ve isteyenlerin, öbür tarafta da demokrasiyi isteyenler ve savunanlar olduğunu ileri sürdü. Demokrasiyi savunanların sayısının her gün arttığını aktaran Kılıçdaroğlu, buradan kopmaların diğer tarafa yansıdığını, demokrasi talebinin özellikle gençlerde çok daha yüksek olduğunu belirtti.

Kılıçdaroğlu, Türkiye’de bir ekonomi sorunu olduğunun ve halkın birinci talebinin ekonomiye doğru kaydığının belirtilerek “Siz neler vadediyorsunuz?” sorusunun yöneltilmesi üzerine, demokrasinin olmadığı bir ortamda, sanayicinin, yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırım yapmayacağını, insanların kazandıkları paralarını yurt dışına götüreceğini kaydetti.

Kişinin vergisinin nerelere harcandığını sormasının, demokrasin varlığına bağlı olduğunu aktaran Kılıçdaroğlu, “O nedenle ekonomi kötüye gidiyor. Kimse bu soruyu soramıyor.” diye konuştu.

“Eski kavgaları bir kenara bırakmak zorundayız”

Milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin soruya Kılıçdaroğlu, her koşulda demokrasiyi savunmak zorunda olduklarını söyledi.

Demokrasinin Türkiye’de yaşayan herkes için vazgeçilmez bir konu olduğunun altını çizen Kılıçdaroğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Dokunulmazlıklar kalkabilir mi? Elbette kalkabilir. Nitekim bir HDP milletvekilinin dokunulmazlığı kalktı. Üstelik parlamentoda oy birliğiyle kalktı. Kimse çıkıp da ‘neden dokunulmazlığını kaldırdınız’ diye bir şey sormadı. Yargı bağımsızlığının olduğu yerde dokunulmazlıklar kalkabilir. Şimdi siz kalkmışsınız mahkemeye hakim tayin etmişsiniz. Ona göre de bir hakimler ve savcılar kurulu oluşturmuşsunuz. Anayasa Mahkemesini uygulamayan hakimi ödüllendiriyorsunuz. Bir talimatla istediğiniz kişiyi tutuklatıp hapse attırabiliyorsunuz. Böyle bir ortamda eğer dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ derseniz, demokrasiye ihanet etmiş olursunuz. Hem demokrasiyi savunacaksınız hem de böyle bir yargı düzeninde bunları alacaksınız hapse atılmalarına el kaldıracaksınız. Bu demokrasiyi savunmamaktır. Erdoğan çıkıp diyor ki ‘dokunulmazlık dosyalarını kaldıracağız, eller kalkıp inecek, dokunulmazlıklar kalkacak.’ Ne demek bu? ‘Ben anayasayı da tanımıyorum.'”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, erken seçim tartışmalarının sorulması üzerine, şu ifadeleri kullandı:

“MHP ve AK Parti’de el kaldırıp indirme şeklinde koşullanmış bir milletvekili grubu var. Dolayısıyla bir kişinin talimatıyla el kaldırıp indirerek erken seçime gidilebilir. Veya sayın Bahçeli, ‘Ben sana bu kadar destek verdim. Türkiye’yi düzelt, işsizliği azalt ve demokrasiyi getir dedim. Sen bunların hiçbirini yapmadın. Ben de şimdi kusura bakma artık desteğimi çekiyorum’ dediği anda erken seçime gidilir. Onun dışında bizim erken seçimi parlamentoda geçirmek gibi şeyimiz yok.”

MHP ve AK Parti tabanıyla bir sorunlarının olmadığını aktaran Kılıçdaroğlu, “Sorun o partileri yönetenlerde. Kötü yönetiyorlar, yanlış yönetiyorlar, çıkar amaçlı yönetiyorlar. Tabanda büyük bir yoksullaşma var. Yukarıda da büyük bir zenginleşme var. Şimdi AK Parti tabanı da bunu görmeye başladı. Bunların yönetiminde geçen her gün topluma maliyeti artacaktır.” iddiasında bulundu.

Toplumsal tepkilerin Bülent Ecevit döneminde olduğu gibi neden eyleme dönüşmediği sorusuna üzerine Kılıçdaroğlu, “Şimdi buna karşı esnaf eylem yaptı. Kahveciler, lokantacılar, pastacılar, bunlar da eylem yaptı. Medya yeteri kadar veremedi bunu. Bir de korku iklimi var. Esnaf eylem yapacak, dükkanını kapatacaklar.” diye konuştu.

Türkiye’nin bahara, gülmeye, sevilmeye, kucaklaşmaya ve helalleşmeye ihtiyacının olduğunu dile getiren Kılıçdaroğlu, “Eski kavgaları bir kenara bırakmak zorundayız. Eski kavgaları alıp bugün sürdürmenin hiçbir mantığı yok, topluma hiçbir yararı yok. Kavga mı ettik kardeşim? Oturup helalleşelim ama biz geleceğe bakalım. Bizim çocuklarımız var. Biz o çocuklara güzel bir Türkiye, özgür bir Türkiye bırakmak zorundayız.” dedi.

Haber

CHP lideri Kılıçdaroğlu’dan Katar tepkisi: Niye borsanızı satıyorsunuz?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, , FOX TV canlı yayınında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

Türkiye’nin yeni tip koronavirüsle (COVID-19) mücadelesini nasıl gördüğü yönündeki bir soru üzerine Kılıçdaroğlu, başlangıçta koronavirüsle mücadele konusunda iktidarın önemli adımlar attığını ancak ekonomik ve sosyal açıdan bu adımların yetersiz kaldığını söyledi.

Bilim Kurulunun aralarından bir sözcü seçerek bütün açıklamaları onun yapması gerektiğini ifade eden Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

“Onların neler önerdiğini bilmiyoruz ama onların önermelerine karşın siyasi iktidarın nasıl karar aldığını biliyoruz. Onlar ‘yanlış yapıyorsunuz’ diyorlardı, ‘hayır biz yanlış yapmıyoruz, siz sesinizi çıkarmayın biz bildiğimizi okuyacağız.’ Bugünkü tablonun ortaya çıkış nedeni bu. İşin Türkçesi, 5 maskeyi dağıtmaktan aciz bir siyasi iktidarın korona sürecini yönetme şansı zaten yoktu. Bilim Kurulunun önerilerini dikkate almayan bir siyasi iktidarın bu felaketi önleme şansı zaten yoktu. Biz sorumlu muhalefet olarak ‘şunu yanlış yaptın’ demedik, ‘şunu da yap’ diye hep uyarıda bulunduk. O dönem Türk Tabipleri Birliği (TTB) uyardı, doktorlardan oluşuyor bu. Türkiye’nin her tarafından doktorlar bilgi veriyor, ‘yanlış yapıyorsunuz, kamuoyuna doğru bilgi vermiyorsunuz’ dediler. Bu açıklama üzerine ne PKK’lılığı kaldı ne diğerleri kaldı, kim haklı çıktı? TTB.”

TTB’nin dün kendisine yaptığı ziyareti hatırlatan Kılıçdaroğlu, Birlik yöneticilerinin hala gerçek vaka sayısının açıklanmadığını söylediklerini de aktardı.

“CHP’li belediyeler en baştan itibaren kendi il ve ilçelerindeki ölüm sayılarını açıklamış olsalar, biz bu rakamları çok daha önceden öğrenmiş olur muyduk?” şeklinde bir soru üzerine Kılıçdaroğlu, “Biz o ölüm sayılarını aldık. Bir önceki yıl aynı dönemde hayatını kaybedenlerle, bu sürede hayatını kaybedenlerin sayısını aldık. Fakat elimizde, ‘COVID’den kaç kişi öldü, diğer hastalıklardan kaç kişi öldü’ şeklinde bir veri yoktur. Yine bakanlık ölüm raporlarına doğruyu yazmıyordu, o yüzden bizim açıklama yapmamızı doğru bulmadım. İstanbul’da şöyle bir şey oldu, Ekrem Bey olayın büyüklüğünü görünce ‘bu kadar da olmaz, önlem alın’ dedi. İstanbul’u yönetiyor, kendisini sorumlu hissediyor.” diye konuştu.

“Hiç kimse bilmiyor”

Katar’la yapılan anlaşmalara ilişkin bir soru üzerine Kılıçdaroğlu, Tank Palet Fabrikasının Katarlılara satılmadığını, “bedava verildiğini” ileri sürerek, Borsa İstanbul’un yüzde 10 hissesinin satışına da tepki gösterdi.

Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

“Hükümet arzu ettiği geliri, vergiyi toplayamıyor. Satacaklarını sattı, şimdi elde avuçta ne varsa satıp günü gün etmeye çalışıyor. Şimdi Borsa’nın yüzde 10’unu Katarlılara satıyorlar. Kaça sattılar? Niye bilmiyoruz? Tank Palet Fabrikası’nın sözleşmesini biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Ben söylüyorum, sıfır. Hiç para alınmadı. Yatırım yapacaklardı, ne kadar yatırım yaptılar? Hiç kimse bilmiyor. Tank yapılacaktı, yapıldı mı? Hiçbir şey yok. Bunun benzerini ekim ayında yaşadık. Futbol kulüplerinin naklen yayın gelirleri var 500 milyon dolar. Katar firması ‘Dolar yükseldi, ben 500 milyon doları ödemiyorum’ dedi. Sözleşme var, hukuken ödemesi lazım. 90 milyon dolara indirdiler, dolar kurunu sabitlediler, 5,80 üzerinden. Kasabın, kahvecinin borcunu indirdiler mi? Ne oluyor bu Katar aşkı? Bir kalemde 90 milyon dolar indirdiler. Bari 9 lira indir. Her şey satılıyor, yarın öbür gün ‘Sarayın yarısını sattık Katarlılara’ denirse kimse şaşırmasın. Türkiye Varlık Fonu’nu niye kurdular, ‘kime neyi, nasıl satarız’ Bunun arayışı içerisindeler.

Niye borsanızı satıyorsunuz. Katar gelsin borsadan hisse senedi alsın. Hangi gerekçe ile satıyorum. Bir de bunlar milliyetçi geçiniyorlar. Memleketin satılmadık yerini bırakmadınız. Ne milliyetçiliği Allah aşkına, her şeyi sattılar. Ülkeyi pazara döndürdüler, yabancı sermayeye pazar haline getirdiler. Her şeyi satıyorsunuz, satılmadık fabrika, arazi, banka, sigorta, saraylar kalmadı. Nereye kadar gidecek. Kimin malını satıyorsunuz?”

İktidarın 83 milyonun malını sattığını ancak kaça sattığını da söylemediğini öne süren Kılıçdaroğlu, Merkez Bankasının şu anda “eksi 54 milyar dolar” rezervi olduğunu kaydetti.

İktidarın “dolar yükselmesin” diyerek, 128 milyar doları sattığını ifade eden Kılıçdaroğlu, “Kime satıldı bu para? Kasap, manav, büfeci aldı mı? 128 milyar doları kime sattınız? Ben AK Parti’ye oy veren vatandaşlarıma sesleniyorum, memleketi bu hale getirene hala oy verecek misin sen?” diye konuştu.

Tüm yapılanlara karşın doların yeniden yükselmeye başladığı belirtilen Kemal Kılıçdaroğlu, “Tutamazsınız, bu işin temelinde yatan güvendir, siyasi iktidar kimseye güven vermiyor. Berat Albayrak, bakmayın işin başında olduğu için, talimatı veren Erdoğan’dı. Asıl sorumlu o değil mi? Tek adam rejiminde zaten devlette liyakat olmaz. Çünkü her şeyi tek adam bilir.” dedi.

İmamoğlu’dan COVID-19 açıklaması: Üzülerek takip ediyorumGündem
Katar, Borsa İstanbul’a ortak olduFinans
Türkiye ile Katar arasında 10 anlaşma imzalandıGündem
Haber

Çocuklara koronavirüs tehdidi nasıl anlatılır?

ANKARA

Koronavirüs salgınına karşı ülkelerde ve dünyada önlemler artıyor. Okul tatilleri başta olmak üzere önemli kararlar alındı. Bu dönemde toplumda bireyler ve ailelerde de çeşitli düzeylerde endişe ve tedirginlik oluştu. Düzen Sağlık Grubu İmmunoloji Birim Sorumlusu Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Tutku Taşkınoğlu, uluslararası yayınlardan da derlediği bilgilerle, çocukların koronavirüs ve yaşanan süreçlerle ilgili nasıl bilgilendirilmesi gerektiği yönünde bilgi hazırladı.

Dr. Taşkınoğlu, küçük çocukların ne olduğunu anlamasa da ebeveynlerin endişesini hissedeceğini belirterek, çocukların yanında sakin davranılmasını tavsiye etti. Yaş gruplarına yönelik bilgilendirme ve davranış tavsiyeleri şöyle:

Bebekler ve küçük çocuklar
(Neler olup bittiğini bilmese de, bir ebeveynin endişesini hissedebilirler)
• Etrafında sakin kalmaya çalışın.
• Rutinler bebekler için güvenlidir. Normal rutinlerini mümkün olduğunca koruyun.
• Bebekleri ve küçük çocukları medyadan (TV ve internet) uzak tutun
• Çocuğunuzun endişeli olduğunu hissederseniz (Dışarıya çıkmaktan korkmak, normalden sinirli olmak, vb.) ona güvende olduğunu hissettirmeye çalışın
• Sıkıntı belirtileri göstermedikçe veya soru sormadıkça bu konu hakkında konuşmayın

Okul öncesi çocuklar:
(Okul öncesi çocuklar neler olduğunun daha fazla farkında olabilirler. Mikroplar, virüsler, doktorlar ve hatta ölüm hakkında soruları olabilir)
• Güvenlik, bu yaş grubu için önemlidir, onlara yetişkinlerin sorumluluklarını ve onu sağlıklı ve güvenli tutmak için çalıştıklarını anlatın
• Onlara sıkça sarılın ve güven verin.
• Okul öncesi çocuklar ebeveynlerinin, akrabalarının ve arkadaşlarının sağlığıyla ilgilenir. Onlara, herkesin sağlıklı kalmak ve başkalarına bakmak için ellerinden geleni yaptığını anlatın.
• Elleri yıkayarak sağlıklı kalabileceklerini ve şarkılarla el yıkamayı eğlenceli hale getirebileceklerini hatırlatın.
• Okul öncesi çocuklar her zaman fantezi ve gerçekliği ayırt edemezler. Hayal güçlerini çalıştıracak medyadan uzak tutun
• Yatma zamanları çok önemlidir. Masallar ve kitaplar okuyarak uyumasına yardımcı olun.
• Çocuklarınızın normal rutinini koruyun. Okul ve günlük etkinlikleri iptal edilirse diğer rutinlerine bağlı kalmaya çalışın.
• Okul öncesi çocuğunuzda anksiete belirtileri göstermedikleri veya soru sormadıkça konu hakkında konuşmayın.

İlkokul
(Okul çağındaki çocuklar neler olup bittiğinden daha fazla haberdar olacaklar ve muhtemelen okulda bu konuyu arkadaşlarıyla konuşuyorlar.)
• Çocuklarınızla konuşun. Sizin ve öğretmenlerinin onları sağlıklı ve güvenli tutmak için her şeyi yapacağını açıklayın.
• Bu yaştaki çocuklar kendi sağlıklarının yanı sıra ailenin ve arkadaşlarının sağlığıyla da ilgilidir. Örneğin, yaşlı büyükanne ve büyükbabaları hakkında endişeli olabilirler. Birlikte fazladan zaman geçirmeye çalışın. Bu güven verecektir.
• Daha sinirli ve duyarlı olmaları durumunda şaşırmayın. Sabırlı olun.
• Özellikle yatmadan önce normal ev alışkanlıklarına devam etmeye çalışın.
• Okul veya okul faaliyetlerinin kapanmasının yetişkinlerin insanların hastalanmasını önlemek için aldığı önlemlerden olduğunu anlatın. Öğretmenlerinin ve arkadaşlarının hasta olduğu anlamına gelmediğini açıklayın.
• Eğer korkuları devam ederse virüsün yayılmasını önlemek için size yardım etmesini önerin; çocuklar yardım etmeyi severler, el yıkamayı, broşürler hazırlamayı, mutfak tezgahını birlikte temizlemeyi önerebilirsiniz.
• Soruları olup olmadığını sorun. Ve sorularına gerçeklere sadık kalarak cevap verin. Abartmadan veya aşırı tepki vermeden bildiklerinizi anlatın.

Ortaokul
(Bu yaştaki çocuklar neler olup bittiğinin farkında olacaklar. Muhtemelen haberleri dinlediler, internette gördüler ve arkadaşlarıyla tartıştılar.)
• Konuşun ve sorularını cevaplayın. Bu, ne kadar bildiklerini anlamanızave yanlış bilgilerini düzeltmenize yardımcı olacaktır.
• Bu yaştaki çocuklar gelecekte ne olabileceğiyle daha fazla ilgileneceklerdir. Gerçeklere sadık kalın ve varsa belirsiz distropik senaryolar hakkındaki endişelerinizi paylaşmayın.
• Çocuklarınızla medyada gördükleri hakkında konuşun ve hangi kaynakların güvenilir ve hangilerinin güvenilir olmadığını anlamalarına yardımcı olun.
• Çocuğunuzun korunmak ve önlemek için yapabileceği şeyler konusunda yardımcı olun; virüsün yayılmasını nasıl önleyeceğiniz hakkında daha fazla bilgi edinmek, el yıkamak gibi
• Yeterli uyku almalarını sağlayın

Haber

CHP’li Öztrak: Neden Putin’in ayağına gidiliyor?

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Gelişmiş ülkeler her türlü teknolojik gelişmeden yararlanıp orduları en az zayiatla görevlerini yerine getirsin diye askerlerini cephe gerisine alırken, biz 34 yetişmiş Mehmetçiğimizi, vatan evladını göz göre göre şehit verdik. Bu facianın elbette bir siyasi sorumlusu olmalıdır.” dedi.

CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK), Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında parti genel merkezinde toplandı.

Toplantı sürerken açıklamada bulunan Öztrak, toplantı gündeminde, İdlib’de yaşanan gelişmeler olduğunu belirtti.

Öztrak, “Bugün gelişmiş ülkeler her türlü teknolojik gelişmeden yararlanıp orduları en az zayiatla görevlerini yerine getirsin diye askerlerini cephe gerisine alırken, biz 34 yetişmiş Mehmetçiğimizi, vatan evladını göz göre göre şehit verdik. Bu facianın elbette bir siyasi sorumlusu olmalıdır. ‘Şehitler tepesi boş kalmayacak.’ diyerek birileri beceriksizliğine kılıf hazırlayamaz. Hele din, iman ve şehitlik gibi kutsallarımızın arkasına hiç sığınamaz.” değerlendirmesini yaptı.

İktidarı yaklaşan felaket için uyardıklarını ancak iktidarın kendilerini dinlemediğini belirten Öztrak, bu elim olaya kadar İdlib’de çoğu hava saldırılarında olmak üzere 18 şehit daha verildiğini dile getirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 5-6 Mart’ta bir kez daha Moskova’ya Putin’in yanına gideceğini dile getiren Öztrak, şunları kaydetti:

“34 şehidimiz varken, İstanbul’da yapılacağı söylenen toplantı neden Moskova’ya alındı? Neden Putin’in ayağına gidiliyor? Biz bunu merak ediyoruz. Her şeye rağmen, umarız bu defa Erdoğan, sadece Putin ile fotoğraf vermek için bu ziyareti gerçekleştirmez. Erdoğan, Milli Savunma Bakanına ciddi bir dosya hazırlatır. Bu dosyayı koltuğunun altına alır Moskova’ya götürür ve Putin’in karşısına oturduğunda bu dosyayı önüne koyar. Sonra Putin’in gözlerinin içine bakarak, milletimizin merak ettiği şu soruları sorar, ‘Sayın Putin birliklerimizin yerlerini Rusya ile koordine etmemize, yerlerini size bildirmemize rağmen, askerlerimizi neden şehit ettiniz? Sayın Putin, ilk saldırının ardından Rusya’yı bir kez daha uyarmamıza rağmen, ikinci saldırıyı neden gerçekleştirdiniz? Sayın Putin, savaş hukukunda yaralıları taşıyan ambulanslar vurulmaz. Siz yaralı askerlerimizi almaya gelen ambulanslarımızı bile neden vurdunuz? Milletimiz haklı olarak Rusya’dan, Putin’den bu soruların cevabını bekliyor. Erdoğan, o masadan milletimizin beklediği cevapları almadan kalkmamalıdır. En azından bu defa Moskova’ya sadece Putin ile yan yana fotoğraf çektirmek için değil, milletimizin evlatlarının yiten canının hesabını sormak ve başka kayıpları önlemek için gitmelidir.”

“Cumhurbaşkanı, neden 34 şehit verdiğimizi TBMM’ye anlatmalıydı”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 4 Şubat 2020’de İdlib’de derinleşen krizden çıkış için 5 maddelik öneri getirdiğini hatırlatan Öztrak, “Sayın Erdoğan’a tavsiyemiz, bu önerilere de Putin ile görüşmeye gitmeden önce iyi çalışmasıdır.” dedi.

Anayasa’ya göre milli güvenliğin sağlanmasından ve silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı Cumhurbaşkanının sorumlu olduğunu ifade eden Öztrak, “Cumhurbaşkanı, bizzat gelmeli, neden ve nasıl 34 şehit verdiğimizi TBMM’ye anlatmalıydı. Bu, atanmış bakanlar eliyle baştan savılacak bir husus değildir ama durumun aciliyetine ve önemine rağmen bu gerçekleşmedi.” diye konuştu.

“Devleti yönetenler toplantıda gülüp eğlendi”

TBMM Başkanının iç tüzüğü bahane ederek, Anayasa’nın hükümlerinin gereklerini yerine getirmediğini ileri süren Öztrak, “TBMM’nin olağanüstü toplanmasını engelleyen, şehit analarına ve milletimize diyecek bir şeyi olmayan, hesap vermekten kaçan Erdoğan’dır.” ifadesini kullandı.

Öztrak, Meclis Başkanının da taleplerini işleme koymadığını, Anayasa ve iç tüzüğü çiğnediğini iddia etti.

Faik Öztrak, “Meclisin iç tüzüğü Sarayın taleplerine göre mi işletilmektedir? O zaman nerede kuvvetler ayrılığı, nerede hukuk devleti? Bu süreçte TBMM Başkanı da oturduğu koltuğun hakkını verememiştir. Erdoğan’ın Meclisin iradesine koyduğu ipoteğe, vesayete karşı çıkamamıştır ve TBMM’nin hukukunu koruyamamıştır.” diye konuştu.

Öztrak, şehit cenazeleri toprağa verilmeden, Erdoğan’ın Dolmabahçe Sarayı’nın çalışma ofisinde partisinin eski ve yeni İstanbul milletvekillerine seslenmeyi tercih ettiğini söyledi. Yapılan bu toplantının milletin acılarını hafifletmediğini, artırdığını savunan Öztrak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bütün millet büyük bir hüzün içindeyken, herkes, durumun hassasiyetinin gereği her sözünü tartarak konuşurken, istisnasız tüm muhalefet meseleyi siyaset üstü tutarken, milletimiz Cumhurbaşkanlığı makamından milli bir duruş beklerken, şehit analarının, şehit eşlerinin ve evlatlarının göz yaşları sel olurken, devleti yönetenler bu toplantıda gülüp eğlendi. Yetmemiş, bazıları yapılan espirileri, böbürlenmeleri alkışlayacak kadar düşmüştür.”

“Anaların babaların gözyaşı akmasın diye gereken her şeyi yapacağız”

Öztrak ayrıca, 2008’de 777 milyar dolar olan milli gelirin, 2019’da 754 milyar dolara düştüğünü, gelirin 11 yıl öncesinin milli gelirinin bile altına indiğini kaydetti.

Büyümenin yüzde 1’in altında kaldığını söyleyen Öztrak, 2007’de 9 bin 656 olan kişi başına düşen gelirin, 2019’da 9 bin 127 dolara gerilediğini belirtti. Öztrak, 12 yıl önceki kişi başına milli gelirin, bugün mumla aranır hale geldiğini kaydetti.

Bu konuları ve Yalova Belediye Başkanının görevden uzaklaştırılmasını şehitlere duyulan saygının gereği o gün dile getirmediklerini anlatan Öztrak, bunların konuşulacağı zamanın geleceğini vurguladı.

Öztrak, bugün devlet aklını da vicdanını da kaybetmiş bir yönetim olduğunu iddia ederek, şöyle konuştu:

“Erdoğan, sosyetesiyle beraber Beştepe’ye yerleşirken, Suudi Kralı’na Sevda Tepesi’ni tahsis ederken, damadı Kanal İstanbul manzaralı tepede arsa kapatırken, yandaşları memleketin kupon arazilerine çökerlerken, milletin çocuklarına vadede ede şehitler tepesini vadediyor. Biz bu adaletsizliği ve vicdansızlığı toptan reddediyoruz. Senin görevin şehitler tepesini doldurmak değil, evlatlarımız şehit olmasın diye her türlü tedbiri almak. Dünyadaki tüm büyük devletler bunu yapıyor. Diplomasiyle ekonomiyle teknolojiyle ordusunu destekleyerek askerinin tırnağına taş değmesin diye uğraşıyor. Millet ittifakının iktidarında devlet aklıyla devlet adap ve edebiyle devlet vicdanıyla bu milletin evlatları şehit olmasın diye her türlü gayreti sarf edeceğiz. Anaların babaların, yavukluların ve evlatların gözyaşı akmasın diye gereken her şeyi yapacağız.”

Öztrak, ensar-muhacir edebiyatıyla bir insanlık faciasına 40 milyar dolardan fazla paranın harcandığını, şimdi “Bu kadar mülteciye bakmak, beslemek zorunda değiliz.” denildiğini dile getirdi.

Avrupa’ya geçiş kapılarının mültecilere açılmasına değinen Öztrak, Yunanistan’ın sınırda bu insanlara yaptığı zulmün kabul edilemez olduğunu dile getirdi. Öztrak, şu değerlendirmeleri yaptı:

“Erdoğan işin başında Emevi Camisi’nde namaz kılma hevesine kapılıp tek başına hareket etmeseydi, BM’yi göreve çağırıp onunla hareket etseydi, kapıları açmayıp, sınırlarımıza hakim olsaydı, bölgenin barıştan yana ağabeyi rolünden vazgeçip, mahallenin kavgacı çocuklarının arasına katılmasaydı bugün bunca sıkıntıyı yaşamazdık. Sahile vuran Aylan bebeğin fotoğrafı tüm dünyayı sarstı. Erdoğan da o fotoğrafları Avrupa’ya karşı bol bol kullandı. Peki şimdi kameralar karşısında botlara doldurulan mülteci bebeklerden biri, tıpkı Aylan bebek gibi suda boğulursa bunun vicdani sorumluluğunu nasıl taşıyacaksın?”

Türkiye’nin bu meselede yalnız bırakıldığına işaret eden Öztrak, “Ama ensar-muhacir derken bu işlerin buraya geleceğini düşünecektiniz. 40 milyar dolar harcadık, bir 40 milyar dolar daha harcarız derken bunları akıl edecektiniz.” ifadesine yer verdi.

“Eğer bu savaşsa Anayasaya aykırılık var”

Öztrak, açıklamasının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Bir basın mensubunun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik sözlerine ilişkin bir soru üzerine Öztrak, “Sayın Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinin hangi koşullarda söylendiğinin bile farkında değildir. Burada söz konusu olan vatandır. Vatan söz konusu olduğu zaman bu vatanı korumak için herkes elinden gelen her şeyi yapacaktır. Şehitler tepesi edebiyatının arkasına sığınarak, kutsalları ön plana çıkararak 34 şehidimizin hesabını vermekten kimse kaçamaz.” diye konuştu.

“İdlib’de sahada Türk ordusu ile Suriye ordusunun karşı karşıya gelme durumu var. Bu durumu siz nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna Öztrak, “Sayın Erdoğan buna ‘savaş diyebilirim’ diyor ama bir şeyi hatırlatmak isterim, bu savaşsa olan biten Anayasa’ya aykırıdır. Biz TBMM olarak kendilerine savaş izni vermedik. Bu yetki bizde. Bizim verdiğimiz, kabul edilen tezkere şunu söylüyor, ‘terörle mücadele ve göçün engellenmesi için’ verdik bu tezkereyi. PKK, PYD, YPG ve DEAŞ terör örgütleriyle mücadele için verdik tezkereyi. Dolayısıyla burada eğer bu savaşsa Anayasa’ya aykırılık var.” yanıtını verdi.

Öztrak, “Sınırı geçmeye çalışan mültecilerle ilgili yaşanan durumu ve bu politikayı nasıl değerlendirirsiniz?” sorusunu yanıtlarken, bu manzaraları doğru bulmadığını söyledi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Türkiye’den ayrılan göçmen sayılarının bilgisini vermesini eleştiren Öztrak, “Bu ülkenin İçişleri Bakanı sanki Saddam döneminin enformasyon bakanı gibi. İşin başından bu yana her şey hatalı gitmektedir. Türkiye maalesef yönetilmemektedir, Türkiye savrulmaktadır. Bütün bu açıkları telafi etme görevi de şanlı ordumuza kalmaktadır.” açıklamasını yaptı.

“Suriye’nin İdlib kentinde rejim unsurlarının hava saldırısı sonucu şehit olan Piyade Uzman Onbaşı Halil Çankaya’nın Ankara’daki cenazesinde MHP Lideri Devlet Bahçeli, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı. Değerlendirmeniz nedir?” sorusu üzerine Öztrak, “Sayın Bahçeli’nin eline değil yüzüne baktım orada, yere doğru bakıyordu orada, ciddi bir mahcubiyet ifadesi vardı ama Sayın Bahçeli’nin Genel Başkanımızın elini sıkmaması Genel Başkanımız açısından bir eksiklik değildir.” ifadesini kullandı.

Öztrak, “İdlib’de yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP sürecin başından beri Esad rejimi ile masaya oturulması gerektiğini savunuyordu. Şimdiki durumu göz önünde bulundurduğumuzda bu tezin arkasında mısınız?” sorusuna karşılık, “Esad rejiminden önce Moskova’da Putin rejimi ile masaya oturulacaktır. Bugün 34 askerimizin şehit edilmesinin arkasında Putin rejiminin olduğu tartışmasızdır. Oralarda Rusya’dan habersiz kuş uçmamaktadır. Dolayısıyla önce ona bakılacak, ondan sonra diğerlerine bakılır. Yani çok açık söyleyeyim bugün hala daha bizim bundan önce Genel Başkanımızın hükümete vermiş olduğu 5 maddelik öneri kağıdı geçerlidir. Bu kağıda bir daha bakılmalıdır ve bu çerçevede hareket edilmelidir.” değerlendirmesini yaptı.

Kaynak: AA

Haber

Kılıçdaroğlu’dan deprem vergisi eleştirisi

CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, 2004-2019 yılları arasında vatandaştan 65 milyar lira deprem vergisi toplandığını, vatandaşın görevini yaptığını ancak 17 yıldır iktidarda olanların görevlerini yapmadığını savundu.

Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı’ndaki konuşmasında gündeme ilişkin görüşlerini dile getirdi. 

Elazığ ve Malatya’daki depreme değinenKılıçdaroğlu, hayatını kaybeden vatandaşlara rahmet, yaralılara da şifa dileğinde bulundu. Kılıçdaroğlu, bu coğrafyada yaşayan insanların tasada ve üzüntüde bir bütün olduğunu ve siyasi görüşü ne olursa olsun açılan yaraları kapatmaya çalıştığını vurguladı.

CHP’li belediyelerin deprem bölgesine büyük yardımlar yaptığına işaret edenKılıçdaroğlu, “Hizmet araçları, ambulanslar, kurtarma ekipleri, battaniye, elektrikli soba, kuru gıda ve sıcak yemeğe kadar belediyelerimiz çadır kurarak vatandaşlarımızın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek yardımlar yaptı. Bu vesileyle bütün belediye başkanlarımıza yürekten teşekkür ediyorum.” diye konuştu.

“Ocak ayında acı günlerimiz var”

Her yıl Ocak ayında yılbaşı nedeniyle kutlamalar yapıldığını ve insanları bir araya geldiğini anımsatanKılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Ancak Ocak ayının tarihimizde acı günleri var. Onat Kutlar, Yasemin Cebenoyan, Metin Göktepe, Hırant Dink, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Gaffar Okan bir ocak ayında öldürüldü. Bu insanlar bilimsel eserleriyle, gazetedeki yazılarıyla, konuşmalarıyla, sanatı ve birikimiyle topluma önder kişilerdi. Toplumu aydınlatan kişilerdi. Ellerindeki meşale ile toplumun önderi konumundaydılar bu insanlar. Fakat terör bu insanları aramızdan ayırdı. Terör ayırdı ama onların ilkelerini yaşatmak hepimizin boynun borcudur. Aynı yolda azim ve kararlıkla devam etmek hepimizin ortak görevidir. İstedikleri kadar katliam yapabilirler ama Türkiye’yi çağdaş uygarlığa ulaştırıncaya kadar biz inandığımız yoldan ve inandığımız ülküden asla dönmeyeceğiz.”

Osman Kavala davasına da değinenKılıçdaroğlu,  “Osman Kavala tam 819 gündür hücrede tutuluyor. Vicdanı olan herkes Kavala’ya haksızlık yapıldığını biliyor. En son AİHM ‘bu kadar da olmaz’ dedi. 10 Aralık İnsan Hakları gününde Osman Kavala’Inın tahliye edilmesi gerektiğini söyledi. Duruşmaya çıktı, 4 gün sonra tekrar hapse gönderildi. Nedeni, AİHM kararı tercüme edilip de hakimin önüne gitmemiş. Yani hiç tercüme edilmese ömür boyu içerde kalacak. Böyle bir adalet olabilir mi?” ifadesini kullandı.

Kılıçdaroğlu, Kavala’nın bugün yine hakim karşısına çıkacağını belirterek, “İnşallah adalet tecelli eder Osman Kavala yuvasına kavuşmuş olur.” dedi.

Devletle siyasi partiler arasındaki ilişkilere dikkati çeken Kemal Kılıçdaroğlu,  “Devlet sürekli ve bakidir. Hepimiz bir devlette yaşıyoruz. Devletimizin bayrağı, vatanımızın sınırları,  tasada ve kıvançta beraber olmamamızı sağlayan adaleti öngören sağlayan bir Anayasamız var. Anayasa devletin omurgasını belirliyor. Yasama ve yargı organının görevlerini belirliyor. Dolayısıyla devlet baki ve süreklidir ama devleti yönetmek üzere halk siyasi partilere yetki verir, siyasi partiler iktidar olurlar. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Egemenlik padişahın, sultanın değil, milletin ise o zaman demokrasiyi güçlendirmek ve devleti topluma hizmet eder hale getirmek gerekiyor. Devlet bir baskı aracı değil, topluma hizmet etmelidir.” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’nin güzel bir coğrafya ve güzel insanlara sahip olduğunun altını çizenKılıçdaroğlu, Elazığ ve Malatya depremindeki dayanışma ruhunun bunun göstergesi olduğunu dile getirdi.

Elazığ depreminde farklı görüşte birçok insan ve sivil toplumun, birlikte olmanın örneklerini verdiğini vurgulayan CHP Genel BaşkanıKılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Hiçbir ayrım gütmeden, huzur ve barış içinde yaşamak istiyoruz. Huzurlu bir Türkiye istiyoruz. Gelecek kaygısı olmayan güven içinde yaşayan bir toplum istiyoruz. Gelecek kaygılarımız değil, gelecek ideallerimiz olmalı. Türkiye’yi nasıl büyütürüz, nasıl görkemli bir ülke haline getiririz. Nasıl söz sahibi yaparız? Bunlar için çalışmalıyız. İnsanlarımızda gelecek umudu olmalı, bunun için çalışıp demokrasiyi inşa etmeliyiz. Adaletli bir devlet istiyoruz. Devletin dini adalettir. Adaleti sağlamak bütün siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin ortak görüşü olmak zorundadır. Adaletsiz bir toplum kendi içinde barışı sağlayamaz. Bu nedenle adaleti sağlamak zorundayız. Hukuku ve adaleti önce kendi coğrafyamızda, kendi evimize mahallemize taşımak zorundayız. Herkesin işi aşı olsun istiyoruz. Anneler huzur içinde çocuklarını okula göndersin istiyoruz. Çalışan herkes alın terinin karşılığını almalı.”

Çalışan herkesin alın terinin karşılığını almasını, mutfaklarda yangın değil bereket olmasını, üniversitelerin bilgi üretmesini, kimsenin inancından, kimliğinden dolayı ötekileştirilmemesini, huzur içinde yaşamasını istediklerini belirten Kılıçdaroğlu,  siyasetin konusunun kişinin kimliği, yaşam tarzıyla uğraşmak olmadığını ifade etti. Kılıçdaroğlu, siyaset anlayışlarının, kişinin mutluluğu üzerine inşa edildiğinin altını çizdi.

Kemal Kılıçdaroğlu, temiz, güzel bir çevrede, depreme dayanıklı, güvenceli evlerde, kentlerde yaşamak istediklerini dile getirdi.

“Bizden toplanan vergilerin hesabının verilmediğini kabul etmemiz lazım” 

Verginin hakça, yerinde kullanılması gerektiğine işaret eden Kılıçdaroğlu, vergiyi, daha güzel Türkiye inşa etmek, fakirliği, fukaralığı yok etmek, bilime önem vermek, bilim insanlarının önünü açmak, köylerin yolsuz kalmaması için verdiklerini anlattı.

Kılıçdaroğlu, vatani görev için askere gidildiğini, demokrasi görevi için oy kullanıldığını, güçlü bir Türkiye için de vergi ödendiğini belirtti.

İktidarda olan hiçbir siyasetçinin, kendi cebinden para harcamadığını ifade eden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bizim paramızı harcar. Biz onu iktidara getiririz; bu parayı, bu ülkenin insanlarının çıkarları için harcar. Siyasi iktidar her kuruşun hesabını millete vermek zorundadır. Benim paramı, sizin paranızı, yeni doğan çocuğun vergisini harcıyorsa, hesabını millete vermeli. Demokrasinin çıkış kaynağı da bu. Buna, devlette şeffaflık, hesap veren iktidar diyoruz.  Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti, uluslararası yolsuzluk endeksinde 13 basamak birden geriye gidiyorsa bizden toplanan vergilerin hesabının verilmediğini kabul etmemiz lazım. Fakir fukaradan, yeni doğandan, en yaşlımızdan toplanan verginin hesabı verilmiş değil.  Bütün demokrasilerde her vatandaşın şu soruyu sorma hakkı var: Vergi veriyorum, paramı nereye harcadın? Bu, demokrasinin gereğidir. Benim vergimi, benim vatanım, benim insanım için kullanacaksın. Bu sorunun sorulmadığı yerde, ‘bu soruyu sorarsam başım tehlikeye girer’ denilen yerde, kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Bu sorunun cevabını, siyasi iktidar sürekli verir. “

“Önlemi almak iktidara düşüyor”

Kılıçdaroğlu, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden sonra Başbakan Bülent Ecevit döneminde, depremin yaralarını tamir etmek için deprem vergisi ile ilgili yasanın çıkarıldığını; ek gelir, kurumlar, emlak, motorlu taşıtlar vergileri, özel iletişim vergisi alındığını, büyük ölçüde yaraların sarıldığını anımsattı.

Deprem vergilerinin nerelere harcandığına dair de Başbakanlığın internet sitesinden zaman zaman bilgi verildiğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, 2004’te diğer ek vergilerin kalkmasına rağmen Türkiye’de deprem riski bulunduğu gerekçesiyle Özel İletişim Vergisi’nin kalıcı hale getirdiğini söyledi. 

Kılıçdaroğlu, 2004-2019 yılları arasında vatandaştan  65 milyar lira deprem vergisi toplandığını, bunun 34 milyar dolar anlamına geldiğini bildirdi. Kılıçdaroğlu, depremin yaralarını sarmak, kentleri depreme dayanıklı hale getirmek için bu vergileri ödediklerini, deprem varsa, can, mal kaybı olmaması için milletin bu fedakarlığa katlandığını dile getirdi.

Vatandaşın, “17 yıldır iktidarsınız deprem vergisi alıyorsunuz, depremi önlemek için neler yaptınız? ” diye sorduğunu belirten Kılıçdaroğlu, “Vay sen misin, nasıl sorarsın…? Vergiyi o vatandaş ödüyor. Elazığ, Malatya’ya ne yaptın? Deprem için önlem aldın da birisi karşı mı çıktı? ‘Şimdi bu soru sorulur mu?’ Ne zaman soracak, zaten yıllardır soruyorlar. Vatandaş üzerine düşeni yaptı, vergisini ödedi, önlemini almak siyasi iktidara düşüyor. 34 milyar dolar alıyorsun, bu para nereye gitti? Vatandaş bunu soruyor. Vatandaş görevini yaptı ama 17 yıldır iktidarda olanlar görevlerini yapmadı.” diye konuştu.

“Kırılan fay hattı değil…”

Eski CHP Elazığ Milletvekili Ali Özcan’ın, 2016’da, Elazığ’ın İstanbul’dan sonra deprem konusunda en riskli ikinci olduğunu belirterek, bununla ilgili verdiği araştırma önergesinin reddedildiğine işaret eden Kemal Kılıçdaroğlu, “Kırılan fay hattı değil saray iktidarının ar damarıdır.” dedi.

Kılıçdaroğlu, 3 ay önce de deprem dolayısıyla alınması gereken önlemlere ilişkin araştırma önergesinin de AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildiğini belirterek, “Depremde ölenlerin bütün günahı onların boynundadır.” değerlendirmesinde bulundu.

Deprem öncesinde, deprem sırasında ve depremden sonra da bu konunun tartışılmadığını savunan Kılıçdaroğlu, bir sorun varsa bu soruna akılcı yaklaşmak gerektiğini vurguladı.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu,  bilim adamlarının görevini yaptığını, “Buradan fay hattı geçiyor” dediğini kaydederek, “Fay hattı geçiyorsa, binalar yapılırken nasıl yapılması gerektiği konusunda belediye görevini yapıyor mu? Yapmıyor. Siyaseti kirlilikten arındırmamız lazım. Siyaset vatandaşa hizmet aracıdır, nemalanma, köşeyi dönme aracı değildir. Vicdanı olan herkesin şu soruyu sorması lazım, bu milletten topladığın 34 milyar dolarlık deprem vergisini nereye harcadın?” diye konuştu.

Kaynak: AA

Haber

Kılıçdaroğlu: 2004-2019 arasında 65 milyar lira deprem vergisi toplandı

CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, 2004-2019 yılları arasında vatandaştan 65 milyar lira deprem vergisi toplandığını, vatandaşın görevini yaptığını ancak 17 yıldır iktidarda olanların görevlerini yapmadığını savundu.

Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı’ndaki konuşmasında gündeme ilişkin görüşlerini dile getirdi. 

Elazığ ve Malatya’daki depreme değinenKılıçdaroğlu, hayatını kaybeden vatandaşlara rahmet, yaralılara da şifa dileğinde bulundu. Kılıçdaroğlu, bu coğrafyada yaşayan insanların tasada ve üzüntüde bir bütün olduğunu ve siyasi görüşü ne olursa olsun açılan yaraları kapatmaya çalıştığını vurguladı.

CHP’li belediyelerin deprem bölgesine büyük yardımlar yaptığına işaret edenKılıçdaroğlu, “Hizmet araçları, ambulanslar, kurtarma ekipleri, battaniye, elektrikli soba, kuru gıda ve sıcak yemeğe kadar belediyelerimiz çadır kurarak vatandaşlarımızın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek yardımlar yaptı. Bu vesileyle bütün belediye başkanlarımıza yürekten teşekkür ediyorum.” diye konuştu.

“Ocak ayında acı günlerimiz var”

Her yıl Ocak ayında yılbaşı nedeniyle kutlamalar yapıldığını ve insanları bir araya geldiğini anımsatanKılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“Ancak Ocak ayının tarihimizde acı günleri var. Onat Kutlar, Yasemin Cebenoyan, Metin Göktepe, Hırant Dink, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Gaffar Okan bir ocak ayında öldürüldü. Bu insanlar bilimsel eserleriyle, gazetedeki yazılarıyla, konuşmalarıyla, sanatı ve birikimiyle topluma önder kişilerdi. Toplumu aydınlatan kişilerdi. Ellerindeki meşale ile toplumun önderi konumundaydılar bu insanlar. Fakat terör bu insanları aramızdan ayırdı. Terör ayırdı ama onların ilkelerini yaşatmak hepimizin boynun borcudur. Aynı yolda azim ve kararlıkla devam etmek hepimizin ortak görevidir. İstedikleri kadar katliam yapabilirler ama Türkiye’yi çağdaş uygarlığa ulaştırıncaya kadar biz inandığımız yoldan ve inandığımız ülküden asla dönmeyeceğiz.”

Osman Kavala davasına da değinenKılıçdaroğlu,  “Osman Kavala tam 819 gündür hücrede tutuluyor. Vicdanı olan herkes Kavala’ya haksızlık yapıldığını biliyor. En son AİHM ‘bu kadar da olmaz’ dedi. 10 Aralık İnsan Hakları gününde Osman Kavala’Inın tahliye edilmesi gerektiğini söyledi. Duruşmaya çıktı, 4 gün sonra tekrar hapse gönderildi. Nedeni, AİHM kararı tercüme edilip de hakimin önüne gitmemiş. Yani hiç tercüme edilmese ömür boyu içerde kalacak. Böyle bir adalet olabilir mi?” ifadesini kullandı.

Kılıçdaroğlu, Kavala’nın bugün yine hakim karşısına çıkacağını belirterek, “İnşallah adalet tecelli eder Osman Kavala yuvasına kavuşmuş olur.” dedi.

Devletle siyasi partiler arasındaki ilişkilere dikkati çeken Kemal Kılıçdaroğlu,  “Devlet sürekli ve bakidir. Hepimiz bir devlette yaşıyoruz. Devletimizin bayrağı, vatanımızın sınırları,  tasada ve kıvançta beraber olmamamızı sağlayan adaleti öngören sağlayan bir Anayasamız var. Anayasa devletin omurgasını belirliyor. Yasama ve yargı organının görevlerini belirliyor. Dolayısıyla devlet baki ve süreklidir ama devleti yönetmek üzere halk siyasi partilere yetki verir, siyasi partiler iktidar olurlar. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Egemenlik padişahın, sultanın değil, milletin ise o zaman demokrasiyi güçlendirmek ve devleti topluma hizmet eder hale getirmek gerekiyor. Devlet bir baskı aracı değil, topluma hizmet etmelidir.” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’nin güzel bir coğrafya ve güzel insanlara sahip olduğunun altını çizenKılıçdaroğlu, Elazığ ve Malatya depremindeki dayanışma ruhunun bunun göstergesi olduğunu dile getirdi.

Elazığ depreminde farklı görüşte birçok insan ve sivil toplumun, birlikte olmanın örneklerini verdiğini vurgulayan CHP Genel BaşkanıKılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Hiçbir ayrım gütmeden, huzur ve barış içinde yaşamak istiyoruz. Huzurlu bir Türkiye istiyoruz. Gelecek kaygısı olmayan güven içinde yaşayan bir toplum istiyoruz. Gelecek kaygılarımız değil, gelecek ideallerimiz olmalı. Türkiye’yi nasıl büyütürüz, nasıl görkemli bir ülke haline getiririz. Nasıl söz sahibi yaparız? Bunlar için çalışmalıyız. İnsanlarımızda gelecek umudu olmalı, bunun için çalışıp demokrasiyi inşa etmeliyiz. Adaletli bir devlet istiyoruz. Devletin dini adalettir. Adaleti sağlamak bütün siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin ortak görüşü olmak zorundadır. Adaletsiz bir toplum kendi içinde barışı sağlayamaz. Bu nedenle adaleti sağlamak zorundayız. Hukuku ve adaleti önce kendi coğrafyamızda, kendi evimize mahallemize taşımak zorundayız. Herkesin işi aşı olsun istiyoruz. Anneler huzur içinde çocuklarını okula göndersin istiyoruz. Çalışan herkes alın terinin karşılığını almalı.”

Çalışan herkesin alın terinin karşılığını almasını, mutfaklarda yangın değil bereket olmasını, üniversitelerin bilgi üretmesini, kimsenin inancından, kimliğinden dolayı ötekileştirilmemesini, huzur içinde yaşamasını istediklerini belirten Kılıçdaroğlu,  siyasetin konusunun kişinin kimliği, yaşam tarzıyla uğraşmak olmadığını ifade etti. Kılıçdaroğlu, siyaset anlayışlarının, kişinin mutluluğu üzerine inşa edildiğinin altını çizdi.

Kemal Kılıçdaroğlu, temiz, güzel bir çevrede, depreme dayanıklı, güvenceli evlerde, kentlerde yaşamak istediklerini dile getirdi.

“Bizden toplanan vergilerin hesabının verilmediğini kabul etmemiz lazım” 

Verginin hakça, yerinde kullanılması gerektiğine işaret eden Kılıçdaroğlu, vergiyi, daha güzel Türkiye inşa etmek, fakirliği, fukaralığı yok etmek, bilime önem vermek, bilim insanlarının önünü açmak, köylerin yolsuz kalmaması için verdiklerini anlattı.

Kılıçdaroğlu, vatani görev için askere gidildiğini, demokrasi görevi için oy kullanıldığını, güçlü bir Türkiye için de vergi ödendiğini belirtti.

İktidarda olan hiçbir siyasetçinin, kendi cebinden para harcamadığını ifade eden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bizim paramızı harcar. Biz onu iktidara getiririz; bu parayı, bu ülkenin insanlarının çıkarları için harcar. Siyasi iktidar her kuruşun hesabını millete vermek zorundadır. Benim paramı, sizin paranızı, yeni doğan çocuğun vergisini harcıyorsa, hesabını millete vermeli. Demokrasinin çıkış kaynağı da bu. Buna, devlette şeffaflık, hesap veren iktidar diyoruz.  Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti, uluslararası yolsuzluk endeksinde 13 basamak birden geriye gidiyorsa bizden toplanan vergilerin hesabının verilmediğini kabul etmemiz lazım. Fakir fukaradan, yeni doğandan, en yaşlımızdan toplanan verginin hesabı verilmiş değil.  Bütün demokrasilerde her vatandaşın şu soruyu sorma hakkı var: Vergi veriyorum, paramı nereye harcadın? Bu, demokrasinin gereğidir. Benim vergimi, benim vatanım, benim insanım için kullanacaksın. Bu sorunun sorulmadığı yerde, ‘bu soruyu sorarsam başım tehlikeye girer’ denilen yerde, kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Bu sorunun cevabını, siyasi iktidar sürekli verir. “

“Önlemi almak iktidara düşüyor”

Kılıçdaroğlu, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden sonra Başbakan Bülent Ecevit döneminde, depremin yaralarını tamir etmek için deprem vergisi ile ilgili yasanın çıkarıldığını; ek gelir, kurumlar, emlak, motorlu taşıtlar vergileri, özel iletişim vergisi alındığını, büyük ölçüde yaraların sarıldığını anımsattı.

Deprem vergilerinin nerelere harcandığına dair de Başbakanlığın internet sitesinden zaman zaman bilgi verildiğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, 2004’te diğer ek vergilerin kalkmasına rağmen Türkiye’de deprem riski bulunduğu gerekçesiyle Özel İletişim Vergisi’nin kalıcı hale getirdiğini söyledi. 

Kılıçdaroğlu, 2004-2019 yılları arasında vatandaştan  65 milyar lira deprem vergisi toplandığını, bunun 34 milyar dolar anlamına geldiğini bildirdi. Kılıçdaroğlu, depremin yaralarını sarmak, kentleri depreme dayanıklı hale getirmek için bu vergileri ödediklerini, deprem varsa, can, mal kaybı olmaması için milletin bu fedakarlığa katlandığını dile getirdi.

Vatandaşın, “17 yıldır iktidarsınız deprem vergisi alıyorsunuz, depremi önlemek için neler yaptınız? ” diye sorduğunu belirten Kılıçdaroğlu, “Vay sen misin, nasıl sorarsın…? Vergiyi o vatandaş ödüyor. Elazığ, Malatya’ya ne yaptın? Deprem için önlem aldın da birisi karşı mı çıktı? ‘Şimdi bu soru sorulur mu?’ Ne zaman soracak, zaten yıllardır soruyorlar. Vatandaş üzerine düşeni yaptı, vergisini ödedi, önlemini almak siyasi iktidara düşüyor. 34 milyar dolar alıyorsun, bu para nereye gitti? Vatandaş bunu soruyor. Vatandaş görevini yaptı ama 17 yıldır iktidarda olanlar görevlerini yapmadı.” diye konuştu.

“Kırılan fay hattı değil…”

Eski CHP Elazığ Milletvekili Ali Özcan’ın, 2016’da, Elazığ’ın İstanbul’dan sonra deprem konusunda en riskli ikinci olduğunu belirterek, bununla ilgili verdiği araştırma önergesinin reddedildiğine işaret eden Kemal Kılıçdaroğlu, “Kırılan fay hattı değil saray iktidarının ar damarıdır.” dedi.

Kılıçdaroğlu, 3 ay önce de deprem dolayısıyla alınması gereken önlemlere ilişkin araştırma önergesinin de AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildiğini belirterek, “Depremde ölenlerin bütün günahı onların boynundadır.” değerlendirmesinde bulundu.

Deprem öncesinde, deprem sırasında ve depremden sonra da bu konunun tartışılmadığını savunan Kılıçdaroğlu, bir sorun varsa bu soruna akılcı yaklaşmak gerektiğini vurguladı.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu,  bilim adamlarının görevini yaptığını, “Buradan fay hattı geçiyor” dediğini kaydederek, “Fay hattı geçiyorsa, binalar yapılırken nasıl yapılması gerektiği konusunda belediye görevini yapıyor mu? Yapmıyor. Siyaseti kirlilikten arındırmamız lazım. Siyaset vatandaşa hizmet aracıdır, nemalanma, köşeyi dönme aracı değildir. Vicdanı olan herkesin şu soruyu sorması lazım, bu milletten topladığın 34 milyar dolarlık deprem vergisini nereye harcadın?” diye konuştu.

Kaynak: AA