Haber

5 başlıkta asgari ücretin önemi

H. Bader ASLAN

Geçen haftanın ekonomi gündemini büyük oranda yılın ikinci yarısında asgari ücretin ne olacağı belirledi ve Cuma günü Sayın Cumhurbaşkanı, yüzde 30 zam ile net asgari ücretin 5500 TL olarak belirlendiğini duyurdu.

Asgari ücretin ne olduğu ve ne kadar zam yapılacağı, enfl asyon ve hayat pahalılığı nedeniyle her zamankinden önemli bir hale geldi ama konunun tek boyutu bu değil. Gelin asgari ücretin neden önemli olduğunu beş başlık altında özetleyelim…

1-ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI

Asgari ücret tespiti Türkiye için sadece bu yıl değil, her yıl önemli bir süreç. Ama bu yılı öncekilerden önemli kılan özel bir durum var. Çok değil, geçen Kasım ayında yüzde 21 olan enfl asyon, sadece altı ay içinde yüzde 73,5’e yükseldi. Bu sabah Haziran verisi açıklandığında daha yüksek bir oran göreceğiz. Gıda ve enerji başta olmak üzere pek çok ürünün fiyatı moral bozucu derecede yükseldi. Gıda enfl asyonu, manşet enfl asyonun çok daha üzerinde. Yani asgari ücret ile geçinenler ve düşük gelirliler, enfl asyonu diğer gelir gruplarından daha sert hissediyor.

Bu grafik 2020 başından bu yana yaşanan enfl asyonu ve asgari ücret düzeyini gösteriyor. Her ikisinin de 2020 başında 1 olduğunu varsayalım. 2020 boyunca ücret sabitken enfl asyon yükselmeye devam ediyor ve asgari ücretliler bir refah kaybı yaşıyor (1 ile işaretli kısım). 2021 başında yapılan zamla bu refah kaybı gideriliyor hatta yapılan zammın getirdiği ek refah üç ay boyunca enfl asyonun üzerinde kalıyor. Ancak 2021’in son döneminde birden enfl asyon hızlanıyor ve 2 ile işaretli kısımda gördüğünüz ölçüde refah kaybı yaşanıyor. 2022 başında yapılan zam ile bu kayıp karşılansa da iki ay içinde etkisi ortadan kalkıyor. Bu yılın ilk yarısında fiyatlar hızla yükselmeye devam ettiği için yıl ortasında geçen haftaki zam yapılıyor.

2-ASGARİ ÜCRETİN YAYGINLIĞI

Asgari ücretin Türkiye için önemli olmasının ikinci nedeni, asgari ücret ve buna yakın ücret alanların sayısının yüksek olması. Asgari ücret çalışan nüfusumuzun küçük bir kısmı tarafından kazanılan bir ücret olsa, bu kadar önemli olmayabilirdi. Ama farklı göstergeler çalışan nüfusun çok önemli bir bölümünün emeğinin karşılığı olarak asgari ücret aldığına işaret ediyor. Türkiye’de çalışan sayısı 30 milyon 371 bin. Bunların yarıya yakın bir kısmının asgari ücret, asgari ücretin bir miktar altı ya da bir miktar üstünde ücret kazancı olduğu tahmin ediliyor.

3-ÜLKEDEKİ ÜCRET YAPISI

Türkiye’de ücretli çalışanlar hakkında yapılabilecek bir tespit ise şu: Asgari ücret ve diğer ücretler arasında yaygın kopukluk yok. TÜİK’in Kazanç Yapısı Araştırması’na göre asgari ücretliler, ülke genelinde ücretli çalışanların yaklaşık yarısı kadar gelir elde ediyor.

Ortanca ücret seviyemiz de bunu teyit ediyor. Ortanca ücret, ülkedeki tüm ücretler düşükten yükseğe doğru sıralandığında tam ortada kalan ücret seviyesini gösterir ve ülkedeki asgari ücretin diğer ücretlerden ne kadar farklılaştığını anlamamıza yarar. Oranın yüksek olması asgari ücretin, diğer ücretlere yakın bir düzeyde olduğu, düşüklüğü ise uzak olduğu gibi yorumlanır. Türkiye’de asgari ücretin ortanca ücrete oranı son derece yüksek. OECD’nin 2020 verilerine göre yüzde 69 ile Kolombiya, Şili ve Kosta Rika’dan sonra dördüncü sırada geliyoruz. Son yıllarda oran hep bu civarda dalgalanıyor. Yani Türkiye’de asgari ücret, genel olarak diğer ücretlere çok yakın.

4-ASGARİ ÜCRET ARTIŞININ BİR REFERANS OLMASI

Dördüncüsü, asgari ücrete yapılacak artış oranı, sadece asgari ücreti ve asgari ücretlileri etkilemiyor. Pek çok işletmedeki asgari ücretliler dışında çalışanların ücret artışları da buna göre belirleniyor. Ayrıca, bazı meslek gruplarının fiyat tarifeleri de asgari ücret artışı ile paralellik gösteriyor. Bunun yanında, işsizlik ödenekleri ve sosyal güvenlik primlerinin alt ve üst sınırları da asgari ücrete göre değişiyor. Yani asgari ücretin ne olacağı, sadece asgari ücretlilerin değil, diğer çalışanların, işverenin, sigorta şirketlerinin, ev sahiplerinin, vb. de sorunu.

5-VERGİ GELİRLERİ

Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin aşağı yukarı 4’te birini gelir vergisi oluşturuyor. Bunun da çok büyük kısmı ücretlilerin kazançlarından alınan gelir vergisi oluşturuyor. Ücretlilerin yarıya yakınının asgari ücretli olduğu mevcut durumda, asgari ücret artışı aynı zamanda devletin vergi gelirlerinin de artması anlamına geliyor.

Haber

Halka arzda 20 yılın en hareketli çeyreği

Denetim ve danışmanlık şirketi EY’nin raporuna göre, dünya genelinde halka arz sayısı, 2020’nin üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 78 artışla 447 olarak gerçekleşti. Böylece işlem sayısı bakımından son 20 yılın en hareketli çeyrek dönem yaşandı.

EY, Global Halka Arz Trendleri 2020 Raporunun üçüncü çeyrek dönem sonuçlarını açıkladı.

Buna göre, bu yılın üçüncü çeyreğinde gerçekleştirilen halka arz işlemi sayısı bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 78 artış göstererek 447 oldu.

Üçüncü çeyrekte halka arzlar yoluyla elde edilen gelir 95 milyar dolar olarak gerçekleşirken, gelirlerde 2019’nın aynı dönemine göre yüzde 138 yükseliş kaydedildi.

Raporda, yaşanan ivmelenmede COVID-19 krizi nedeniyle yılın ilk yarısında halka arzların ertelenmesi, salgının yaz aylarında azalış göstermesi ve bol miktarda likiditeyle ABD borsalarında yukarı yönlü hareketlerin etkili olduğu belirtildi.

Yılın üçüncü çeyreğinde gerçekleştirilen halka arzlardaki yükselişe, üçüncü çeyreğin en büyük işlem değerine ev sahipliği yapan Çin ve ABD piyasalarındaki yükselişlerin öncülük ettiği ifade edildi.

Çin ve Hong Kong’da gerçekleşen halka arzlardan elde edilen gelir yüzde 139 artış ve 46,4 milyar dolarla küresel gelirin yüzde 44’ini oluşturdu. Çin ve Hong Kong borsalarında halka arzda işlem sayısı 86’dan 217’ye yükseldi.

ABD’de halka arzda işlem sayısı 38’den 85’e yükselirken, elde edilen gelir üç kat artarak 33,1 milyar dolara ulaştı.

Avrupa, üçüncü çeyrekte Çin ve ABD’nin çok gerisinde kalması dikkati çekti. Halka arz sayısı yüzde 56 artarak 39’e yükselirken, bunlardan elde edilen gelirde yüzde 51 artışla 6,2 milyar dolara çıktı.

Haber

Hanehalkı harcamalarında kira yüzde 24.1 ile en yüksek payı aldı

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Hanehalkı bütçe araştırmasının 2019 yılı sonuçlarına göre; Türkiye genelinde hanehalklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 24,1 ile konut ve kira harcamaları alırken, ikinci sırayı yüzde 20,8 ile gıda ve alkolsüz içecek harcamaları, üçüncü sırayı ise yüzde 16,5 ile ulaştırma harcamaları aldı.

Toplam tüketim harcamalarında en düşük payı alan harcama türleri ise yüzde 2,2 ile sağlık, yüzde 2,5 ile eğitim hizmetleri ve yüzde 3,1 ile eğlence ve kültür harcamaları oldu.

Eşdeğer fert başına aylık ortalama tüketim harcaması 2 465 lira oldu

Hanelerin tüketim harcamalarını karşılaştırılabilir hale getirmek amacıyla hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak elde edilen eşdeğer fert başına tüketim harcaması kullanılıyor.

Eşdeğer fert başına aylık ortalama tüketim harcaması 2018 yılında 2,181 lira iken 2019 yılında 2,465 lira olarak tahmin edildi.

Toplam harcamalardaki payı en fazla artan grup gıda ve alkolsüz içecekler oldu

Araştırma sonuçlarına göre, gıda ve alkolsüz içeceklerin payı bir önceki yıla göre 0,5 puanlık artışla yüzde 20,3’ten yüzde 20,8’e yükseldi. Alkollü içecek, sigara ve tütün harcamalarının payı yüzde 4,0’dan yüzde 4,3’e, giyim ve ayakkabı harcamalarının payı yüzde 4,8’den yüzde 5,0’a, konut ve kira harcamalarının payı yüzde 23,7’den yüzde 24,1’e, eğlence ve kültür harcamalarının payı yüzde 2,9’dan yüzde 3,1’e, eğitim hizmetlerinin payı yüzde 2,3’ten yüzde 2,5’e ve çeşitli mal ve hizmetlerin payı ise yüzde 4,9’dan yüzde 5,1’e yükseldi.

Diğer taraftan, mobilya ve ev eşyaları harcamalarının payı yüzde 6,5’ten yüzde 6,4’e, ulaştırma harcamalarının payı ise bir önceki yıla göre 1,8 puanlık düşüşle yüzde 18,3’ten yüzde 16,5’e geriledi. Ayrıca haberleşme harcamalarının payı yüzde 3,8’den yüzde 3,6’ya düştü.

Sağlık harcamalarının payı yüzde 2,2 ve lokanta ve otel harcamalarının payı yüzde 6,5 ile 2019 yılında değişmeyerek aynı kaldı.

Gıda harcaması içerisinde en fazla payı et, balık ve deniz ürünleri aldı

Gıda ve alkolsüz içeceklere yapılan harcamalarda en büyük payı yüzde 19,4 ile et, balık ve deniz ürünleri alırken, bunu yüzde 17,8 ile ekmek ve tahıllar, yüzde 16,6 ile sebzeler, yüzde 13,9 ile süt, peynir ve yumurta izledi. En düşük paya sahip harcama grupları ise, yüzde 2,3 ile diğer gıda ürünleri, yüzde 3,2 ile kahve, çay ve kakao, yüzde 3,8 ile alkolsüz içecekler olarak sıralandı.

Düşük gelirli haneler, yüksek gelirlilere göre gıdaya iki kat daha fazla pay ayırdı

Gelire göre sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla tüketim harcamalarının 2019 yılındaki dağılımına bakıldığında; en düşük gelir grubu olan birinci yüzde 20’lik grupta yer alan hanehalkları, konut ve kira harcamalarına yüzde 31,2, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 30,7, ulaştırma harcamalarına yüzde 9,0 ve mobilya ve ev eşyası harcamalarına yüzde 5,3 pay ayırdı.

En yüksek gelir grubu olan beşinci yüzde 20’lik grupta yer alan hanehalkları ise, konut ve kira harcamalarına yüzde 20,1, ulaştırma harcamalarına yüzde 20,0, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 15,3 ve lokanta ve otel harcamalarına yüzde 8,1 pay ayırdı.

Temel gelir kaynağına göre harcama kalıpları değişti

Temel gelir kaynağı maaş, ücret, yevmiye geliri olan hanehalkları; konut ve kira harcamalarına yüzde 22,4, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 19,0 ve ulaştırma harcamalarına yüzde 17,7 pay ayırırken, müteşebbis geliri olan hanehalkları; konut ve kira harcamalarına yüzde 20,4, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 19,8 ve ulaştırma harcamalarına ise yüzde 19,2 pay ayırdı

Haber

Lenovo, 2019 son çeyrekte rekor kırdı

Lenovo, vergi öncesi karını önceki yılın aynı dönemine oranla %11 artırarak ulaştığı 390 milyon dolarla yeni bir rekora daha imza attı.

Lenovo, akıllı dönüşüm iş stratejisi ve operasyonel mükemmelliği sayesinde net gelirini önceki yılın aynı dönemine göre %11 artışla 258 milyon dolara yükseltti. Yazılım ve hizmetler iş hacmi de önceki yılın aynı dönemine oranla %41 artarak 1 milyar dolara ulaştı.

Dünyanın ve Türkiye’nin lider teknoloji şirketlerinden Lenovo’nun cirosu 2019 yılının son çeyreğinde üstün bir performansla 14,1 milyar dolarla tarihindeki en yüksek gelire ulaştı. Vergi öncesi karı ise bir önceki yıla oranla %11 artışla 390 milyon dolarla rekor kırdı. Net kar da aynı şekilde %11 artışla 258 milyon dolara yükseldi. Grubun cirosu elde ettiği rekorla üst üste onuncu çeyrekte de artış göstererek güçlü performansını sürdürdü. Dördüncü çeyrekte hisse başına kâr 2,16 sent oldu. Lenovo, global kişisel bilgisayar pazarındaki payını önceki yıla göre 1,6 puan artırarak %24,3 pazar payı ile dünya çapında zirvedeki yerini korudu.

Kişisel bilgisayarlarda Pazar lideri

Lenovo’nun Akıllı Cihazlar Grubu (IDG) dördüncü çeyrekte de şirketin güçlü performansına liderlik etmeyi sürdürdü. Kişisel bilgisayar ve Akıllı Cihazlar Grubu (PCSD) da tüm zamanların rekorlarını kırarak 11,1 milyar dolar gelir, 684 milyon dolar vergi öncesi gelir ve %6,2 vergi öncesi gelir marjına ulaştı. Lenovo ayrıca, kişisel bilgisayarlarda pazar payını önceki yıla göre 1,6 puan artırıp %24,3’e taşıyarak takvim yılını da 1. bitirdi.

Dördüncü çeyrekte Veri Merkezi Grubu’nda (DCG) sunucu sevkiyatları bir önceki yılın aynı dönemine göre %18 arttı. Hem Yazılım Tanımlı Altyapı (SDI) hem de Depolama, bir önceki yılın aynı dönemine göre %40’tan fazla gelir artışı sergiledi. Önümüzdeki süreçte, Grup’un müşteri çeşitliliğini artırma ve dolaylı kanalları genişletme çabaları sayesinde, başta sunucular, depolama, SDI, Yüksek Performanslı Bilgi İşlem, yazılım ve hizmetler olmak üzere tüm alanlarda büyüme bekleniyor.

Büyümenin katalizörü “Akıllı Dönüşüm”

Lenovo’nun akıllı dönüşüm iş stratejisi, güçlü bir ivme sergileyerek Grup’un uzun vadeli büyüme katalizörü olmaya devam etti.

Yazılım ve Hizmet gelirleri bir önceki yılın aynı dönemine göre %41 artarak ilk kez çeyrek başına 1 milyar dolar düzeyini aştı ve Grup gelirlerinin %7’sini teşkil eder hale geldi. AR / VR, tüketiciye dönük “Akıllı Ev”, ve “Akıllı Ofis” ürünlerinde yakalanan büyümenin etkisiyle, Akıllı IoT (Nesnelerin interneti) gelirleri önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık dörde katlandı.
Lenovo CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkanı Yang Yuanqing, sonuçlar hakkında şöyle konuştu: “Geçtiğimiz çeyrekte, jeopolitik belirsizliklere ve sektör çapındaki tedarik kısıtlarına rağmen, coğrafi dengemiz, operasyonel mükemmelliğimiz ve stratejimizi güçlü biçimde uygulamamız sayesinde rekor performans sergiledik. Hem Grup geliri hem de vergi öncesi gelir tüm zamanların en yüksek düzeyine ulaştı. Bu asli yetkinliklerimiz teknolojik dönüşüm fırsatlarını değerlendirmemize ve sürdürülebilir büyüme yakalamamıza imkan sağlıyor. Yetkinliklerimiz aynı zamanda günümüzde karşılaştığımız zorluklarla baş etmemize de yardımcı oluyor.

Haber

Konutlar yatırımcıya gidiyor


Leyla İLHAN

Türkiye’de konut sahipliği oranında düşüş devam ediyor. 2014’te yüzde 61.1 olan konut sahipliği oranı 6 yılda 3.3 oranında azalarak 57.8’e geriledi. Bu dönemde yaklaşık olarak 5 milyon 331 adet konut tamamlanarak piyasaya sunulurken, kiracılık oranı ise aynı dönemde 4.1 puan artarak 26.20’ye çıktı. Üretimin yüksek olmasına karşın konut sahipliğinin düşmesinin hanelerin özellikle düşen alım gücünden dolayı konuta erişememesinden kaynaklandığı kaydediliyor.

Satışların artışı ise konutu alan kişilerin yeniden konut alım yaptığıyla açıklanırken, hanelerin yeniden konuta ulaşması için erişilebilir fiyata konut üretiminin gerekliliği ifade edildi. Bunun içinde daha küçük metrekareli konutlardan, paylaşımlı ev gibi yeni konseptler geliştirilmesinin yanı sıra kredilerde 10 yıl olan ödeme sürelerinin 20-25 yıla çıkarılması gerektiği dile getirildi. Bu alanda oluşan ihtiyacın giderilmesi içinde erişilebilir konut üretiminin yıllık 1 milyonun altına düşmemesi gerektiği belirtildi.

“Üst gelir grubu konuta erişiyor”

İstanbul Gayrimenkul Değerleme Kurucu ve Yönetici Ortaklarından Ahmet Büyükduman da, Türkiye’de kiracı grubunun yüzde 25-27 oranında olduğunu belirterek, “Toplumda nüfus artış hızıyla birlikte hane sayısı artıyor. Bu arada konut sayısı da artıyor. 2014 yılında bu yana Türkiye’de diyelim ki 2 milyon yeni hane oluştu. Ama 4 milyondan fazla konut yapıldı. Ancak bu haneler neden daha fazla kiracılığa yöneldi diye bakıldığında şöyle nedenleri olabilir. Gelir dağılımındaki bozulmadan dolayı zaten konut sahibi olanlar daha çok konut sahibi olmaya başladı. Buda yeni oluşan ya da mevcutta kiracı olan hanelerin ev sahipliğine geçişlerini zorlaştırıp kiracı havuzuna ilaveler getirdi” dedi.

Bu durumda konuta üst gelir grubunun eriştiğini ifade eden Büyükduman, “Bu grubun konutları kiraya verdiğini gösteriyor. Ayrıca konuta erişim gücü olsa bile toplumun bazı kesimleri konut sahibi olmak yerine kiracı kalmayı tercih ediyor olabilir. Gençler daha uzun süre bekar kalıyor, bekar kalınca daha uzun süre kirada kalıyor. Bu grubun da toplum içindeki payı genişliyor. Birde böyle bir sosyolojik gerçeklik var” dedi.

“Üretimi 1 milyonun altına düşmemeli”

Önümüzdeki dönemde yeterli kadar yeni konut üretilemeyeceği bir barınma riski oluşabileceğini dile getiren Büyükduman şu öneriyi sundu: “ Barınma krizinin oluşmaması Türkiye’de en az 3 yıl boyunca konut üretimi 1 milyonun altına düşmemeli. Ayrıca maliyetler çok yüksek bu nedenle erişilebilir konut içinde küçük konut üretilmeli. Çünkü 100 metrekarelik bir konutun fiyatı ortalama fiyatı 1 milyon 400 bin TL iken, konutu küçülterek kullanılan arazi ve inşaat maliyetleri düşürülerek çok sayıda insana barınma sunulabilir.”

“Konut finansmanı uzun vadeliye dönmeli”

Babacan Holding Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Babacan, “Üretim adeti ve hane sayısına baktığımızda üretilen evler ya satılmadı, ya yatırımcı aldı, yada yabancıya gitti yada kentsel dönüşüm oldu” diye konuştu. Türkiye ev sahipliği oranlarının yükseltilmesi için alım gücünü yükseltilmesi gerektiğini belirten Babacan, “Yurtdışında 20-25 yıla varan sürelerle mortgage kredileri veriliyor. Halihazırda Türkiye’de bu süreler 10 yıl. Sürelerin uzaması önemli olacak.
Ayrıca KDV harcı ve tapu harçlarında ve yarı mamulde vergi indirimleri sağlanabilir. Böylece üretici uygun imkanlarla ürettiği zaman uygun fiyatlarla satabilir. Diğer türlü yüksek fiyata üretip yüksek fiyata satmak durumunda kalıyor” dedi. Diğer taraftan artan konut fiyatları nedeniyle bankadan kullandırılan kredi miktarının artırılmasının önemli olduğunu aktaran Babacan, “Türkiye’de konutta arz sıkıntısının yaşanmaması için 1.5 milyon adet konut üretilmeli. Bu üretim için alım gücünün yükseltilmesi daha önemli. Bunun içinde enflasyonun böyle yüksek olduğu bir dönemde faizin oranlarının düşürülmesinden ziyade verilen kredi miktarının artırılması ve uzun vadeler daha önemli diye konuştu” diye konuştu.

Bu önlemler alınmadığı taktirde bundan 6 yıl sonrası alınan ruhsat sayılarına bakıldığında üretimin önceki 6 yıla göre yarı yarıya azalacağını dile getiren Babacan şunları söyledi: “Yıl 2028 olduğunda 5.5 milyon konut yerine 1.5 milyon konutun üretildiğini konuşacağız. Buda alıcının konuta erişmesi açısından olumsuz bir süreç. Bu açıdan TOKİ özellikle alt gelir grubuna yönelik daha fazla konut üretebilir. Çünkü bizim gibi üreticilerin yüksek fiyata satmasının en büyük nedeni arsa fiyatları. Oysa kamu arsaya bir bedel ödemediği için alt gelir gurubuna üretim yapma imkanı var. Bu konuda konsantrasyonunu artırabilir.”

“Pahalı üretim zorluyor”

Satılık konut krizinin üretimin pahalı olmasından kaynaklandığını dile getiren EVA Gayrimenkul Değerleme Genel Müdürü Cansel Turgut Yazıcı, “Çünkü kimse ürettiği ile yerine koyamıyor. 25 milyon TL ile projeyi bitiririm diye yola çıkan biri 40 milyona bitirebiliyor. Dolayısıyla 15 milyon cebinden vermek zorunda kalanlar oluyor. Önünü göremediği bir ortamda inşaat sektörünün büyümesi hiçte kolay değil. Dolayısıyla sermayesi olan inşaat yapacak buda daha az stoğun piyasaya gireceğini gösteriyor” dedi. Orta ve uzun vadeli plan kapsamında konut üretimi ve sanayinin Anadolu’ya kaydırılmasıyla sorunun ancak çözülebileceğini dile getiren Yazıcı şöyle devam etti: “Ancak böylece daha düşük maliyetler ev sahibi yapabiliriz. Çünkü konuttan ziyade erişilebilir seviyede konutun üretilmesi önemli. Erişilebilir fiyata dolayısıyla acil bir şekilde piyasaya 200 bin ila 400 bin konut sunulmalı. Bunun için eskiden olduğu gibi Emlak Bankası gibi bir oluşum bölgeyi alıp ıslah edip, imara açacak şekilde bir yapıya ihtiyaç var.”

“Hane halkı geliri artırılmalı”

Sadece konut üretimi ile değil konutta finansmana erişim ve hane halkı gelirinin artırılması gibi diğer unsurlarla da konut sahipliği oranının artırılmasının önemli olduğunu belirten TSKB Gayrimenkul Değerleme Genel Müdürü Makbule Yönel Maya, “Üretim tarafında tabii ki erişilebilir konut üretiminin artması önemli. Bu açıdan baktığımızda uygun fiyatlı konut üretiminde ilk olarak arsa üretimi akla geliyor. Bu tarz proje geliştirmeleri için arsa temini önemli bir aşama olacaktır. Diğer taraftan ise konutta finansmana erişim tarafının önemli bir araç olduğu bugüne kadar açıklanan rakamlarla ortaya çıkmakta. Tabii bir de hane halkı geliri artmadığı sürece hele ki enflasyonist bir ortamda konuta ayrılacak bütçe her geçen düşme eğiliminde olacak” açıklamasını yaptı. Hane halkı geliri ile konut fiyatı arasındaki ayrışmanın ister istemez sahipliğini azalttığını vurgulayan Maya, “Bu nedenle de erişilebilir konut üretemiyor iseniz farklı modeller devreye girebiliyor. Paylaşımlı ofisten sonra paylaşımlı ev gibi yeni konseptler buna örnek gösterilebilir” dedi.

Haber

Gelir vergisinde ilk taksit dönemi başladı


Gerçek kişiler tarafından 2021 yılında elde edilen ticari kazanç, zirai kazanç, ücret, serbest meslek kazancı, gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratlardan dolayı yıllık gelir vergisi beyannamesi 1-31 Mart döneminde verilecek.

Ticari, zirai ve mesleki faaliyetinden dolayı gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri, 2021 takvim yılına ilişkin yıllık gelir vergisi beyanlarını elektronik ortamda yapacak.

Geliri sadece kira, ücret, menkul sermaye iradı veya diğer kazanç ve iratların biri veya birkaçından oluşan mükellefler, yıllık gelir vergisi beyannamelerini Gelir İdaresi Başkanlığının (GİB) elektronik uygulamalarından “Hazır Beyan Sistemi” üzerinden vergi dairesine gitmeden düzenleyebilecek.
Hazır Beyan Sistemi’ne, Başkanlığın internet sayfasından (www.gib.gov.tr) üzerinden 7 gün 24 saat ulaşılabiliyor.

1,4 milyon mükellef Hazır Beyan Sistemi’ni tercih etti

GİB, Hazır Beyan Sistemi üzerinden beyannameleri hazırlarken kira, ücret, menkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratları elde eden kişilere ilişkin bilgileri Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi, tapu, banka, PTT, inşaat ve sigorta şirketleri, TOKİ, elektrik, su, doğal gaz şirketleri ve Sosyal Güvenlik Kurumu gibi kurum ve kuruluşlardan temin ediyor.

Söz konusu veriler GİB’in analiz araçlarıyla farklı kriterler dikkate alınarak değerlendirilip, mükellef bazlı sonuçlar elde ediliyor.

Geçen yıl 1 milyon 442 bin 786 mükellef kira, ücret, menkul sermaye iradı ile diğer kazanç ve iratlarını Hazır Beyan Sistemi üzerinden bildirdi. Beyan edilen gelir 164 milyar 185 milyon 129 bin 974 lira oldu.

Hazır Beyan Sistemi ile mükelleflerin vergi dairesine giderek mükellefiyet kaydı açtırmalarına gerek kalmıyor. Mükellefler kendi kontrollerini yapıp, özel durumlarına uygun istisna, gider ve indirim gibi eklemeleri veya düzeltmelerini sistem üzerinden gerçekleştirerek beyannamelerini onaylayabiliyor. Ayrıca, geçmiş yıllara ait kanuni süresi içinde verilmeyen beyannameler de sistem üzerinden “pişmanlık talepli” veya “kanuni süresinden sonra” seçenekleriyle verilebiliyor.

Gelir vergisi mart ve temmuzda ödenecek

2021 yılı kazançlarına ilişkin 1-31 Mart döneminde verilecek yıllık gelir vergisi beyannamesi üzerinden hesaplanan gelir vergisi, bu yıl mart ve temmuz aylarında iki eşit taksitte ödenecek. Tahakkuk eden gelir vergisi GİB’e ait İnteraktif Vergi Dairesi ve GİB Mobil Uygulaması üzerinden, anlaşmalı bankaların şubelerinden, kredi kartları, banka kartları veya banka hesaplarından, PTT iş yerlerinden ve tüm vergi dairelerinde ödenebiliyor.

GİB, 2021’de elde edilen gelirin beyanına ilişkin vergiye gönüllü uyumlarını artırmak, mükellefleri bilgilendirmek ve yükümlülüklerini kolaylıkla yerine getirmelerini sağlamak amacıyla bilgilendirme çalışmalarını beyan dönemi süresince yürütecek.

Mükellefler, yıllık beyannamelerini doldururken ihtiyaç duydukları açıklama ve örnekler için her gelir unsuruna yönelik GİB’in hazırladığı rehber ve broşürlere “www.gib.gov.tr” adresinden ulaşabilecek. Yıllık beyanname verme konusunda mükellefler GİB’in çağrı merkezi “Vergi İletişim Merkezi”ni (VİMER-189) arayarak her türlü bilgiyi alabilecek.

Beyannamenin süresinde verilmesi gerekiyor

Mükellefler tarafından, yıllık beyannamede bildirilen gelirden, yıl içinde yapılan şahıs/hayat sigorta primleri, eğitim ve sağlık harcamaları, bağış ve yardımlar gibi harcamaların, yasal şartları sağlanması halinde indirimi mümkün oluyor.

Konutlardan elde edilen kira gelirinin süresinde beyan edilmemesi veya eksik beyanı durumunda 2021 yılı için belirlenen 7 bin liralık mesken istisnasından yararlanılamıyor.

Mükelleflerin yıllık gelir vergisi beyannamesini kanuni süresinden sonra vermesi durumunda vergi ziyaı cezası, gecikme faizi gibi cezai müeyyideler söz konusu olacağından, beyannamenin süresinde verilmesi konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerekiyor.

Emlak ve çevre temizlik vergisi

2022 yılı emlak ve çevre temizlik vergisinin ilk taksiti ise 1 Mart-31 Mayıs döneminde ödenecek.
Emlak vergisi, taşınmazın bulunduğu belediye tarafından yıllık olarak tahakkuk ettiriliyor.

Konutlara ait çevre temizlik vergisi su faturalarıyla birlikte ödenirken iş yeri ve diğer şekilde kullanılan binalara ait çevre temizlik vergisinin ise her yıl emlak vergisinin taksit sürelerinde belediyeye ödenmesi gerekiyor.

Söz konusu vergilerin ikinci taksitleri ise 1-30 Kasım döneminde ödenecek. Mükelleflerin tahakkuk eden vergileri taksit süreleri içinde ödemeleri, gecikme zamlarıyla karşılaşmamaları açısından önem taşıyor.

Haber

Orta direk küçülüyor, hedef pazar alt ve üst sınıf


Yener KARADENİZ

Kişi başı gelirde 2013’ten beri devam eden gerileme, gelir eşitsizliğinin artması, orta sınıfın azalması ve bu alanlarda yaşanan bozulmanın salgınla birlikte hızlanması, marka ve şirketlerin strateji değiştirmesine yol açtı. Gelişmelerin etkisi ile son 10 yılda, özellikle alt gelir grubuna hitap eden markalar hızla büyürken, orta gelir grubuna hitap edenler ise bu durumdan olumsuz etkilendi. Üst gelir grubunda ise giriş seviyesine yönelik ürün geliştirme yarışı başladı.

Söz konusu gelişme en çok, hazır giyim, elektronik, gıda perakendesi, emlak ve otomotiv sektörlerinde hissedildi. Discount yani indirim marketleri son 10 yılda payını yüzde 60’tan yüzde 79’a çıkardı. Hazır giyim perakendesinde de en hızlı büyüyen markalar yine alt gelir grubuna hitap eden LCW, Defacto, Koton gibi markalar oldu. Öte yandan ucuz telefon markaları yatırımlarını artırırken, otomobil markaları da talebin kaydığı düşük ve üst segment modellere odaklandı. Emlak sektöründe ise yine üst gelir grubuna hitap eden proje sayısında adeta patlama yaşandı. Önümüzdeki dönem söz konusu alanlarda yaşanan gelişmelerin hızlanması bekleniyor.

Kişi başı gelir 8 yıldır geriliyor

Söz konusu gelişmede en önemli etkenin, kişi başı gelirin azalması, gelir eşitsizliğinin artması ve bu kapsamda orta gelir grubunun küçülmesi olduğu belirtiliyor. Salgın döneminde ise bu alanda yaşanan bozulmaların daha da arttığı kaydediliyor. Örneğin kişi başı gelir, zirve yaptığı 2013’ten bu yana sürekli geriliyor. 2013’te 12 bin 480 dolara çıkan kişi başı gelir, en son açıklanan 2021 ilk yarı verilerine göre 8 bin dolara kadar indi. Yine Türkiye İstatistik Kurumu tarafından Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2020 yılı sonuçlarında ortaya konulan, gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, bir önceki yıla göre 0,015 puan artış ile 0,410 olarak tahmin edildi. Söz konusu rakam son 11 yılın en kötü rakamı olarak kayıtlara geçti. Dünyada da benzer bir durum yaşanıyor. Pew Research’ün Dünya Bankası verilerinden gerçekleştirdiği araştırmaya göre, 30 yıldır büyüyen orta sınıf, pandemiyle birlikte ilk kez azaldı. Büyük bölümü gelişen ülkelerde olmak üzere, 2020 yılında 150 milyon kişi alt gelir gruplarına indi. Dünya genelinde orta sınıf 90 milyon eridi.

İndirim marketleri hızla yayılıyor

Gıda perakendesi sektörüne yönelik hazırlanan “Sektörel Değişim Raporu ile Ulusal ve Discount Zincirler Raporu”na göre, son 10 yılda şube sayısı en az 5 ve üzerinde olan market zincirlerinin toplam mağaza sayısı, yüzde 274 artışla 38 bin 387’e yükseldi. Söz konusu dönemde, BİM, A101 ve Şok gibi indirim market zincirlerinin toplam market sayısı yüzde 395 artış gösterdi. İndirim marketlerin sektördeki payı yüzde 60’tan yüzde 79’a çıktı. Rapora göre, 2027 sonunda indirim marketlerin payının mevcut yüzde 79’dan yüzde 81’e çıkması bekleniyor.

‘Fakirleşen halk desteklenmeli’

Bünyesindeki 70’e yakın marka ve 320 milyar TL seviyesinde bir ciroyu temsil eden Zincir Mağazalar Derneği’nin (ZMD) Başkanı Serhan Tınastepe, “Bu dönemde iki kitle çıktı ortaya. Biri varlığını daha da artıran, diğeri daha da fakirleşen kesim. Fakirleşen kesim tarafı fakirleşmeye devam ettikçe alışveriş yapamaz hale geliyor. Biz sadece zenginlere ürün satarak koskoca perakende sektörünü ayakta tutamayız. Onun için pandemiden olumsuz etkilenen kitlenin desteklenmesi gerekiyor” dedi.

Giriş seviyesi ürün üretimi arttı

Tınastepe, bu durumun şirket ve markalara yansıması konusunda da şöyle konuştu:

“Daha da zenginleşen kesimin eğilimi kendini evde ve arabada gösteriyor. O trendi oradan takip ediyoruz. Pandemiden daha da fakirleşerek çıkan milyonlar ise alışverişten ayağını çekiyor ya da daha alt gruba hitap eden markalara yöneliyor. Tüketici güveninde devam eden bozulma bu durumun daha da yaygınlaşacağını gösteriyor. Haliyle en alt ve en üst segmente hitap eden markalarda, şu anda hareketlilik var ama orta segment ciddi anlamda sıkıntı yaşıyor. Markalar da ürün gamlarını ona göre belirliyor. Şirketler iş birlikleri ile daha giriş seviyesi ürünler ürettirmeye başladı. Bunu beyaz eşya ve elektronik sektöründe görüyoruz. Hazır giyimde de orta segmente iş yapanlar giriş seviyesi ürün kreasyonu yapıyor. Alt gelir grubuna hitap eden marka ve ürün gruplarında büyümenin hızlanmasını bekliyoruz.”

Hazır giyimin hedefi de alt grup

Hazır giyim perakendesinde de benzer bir durum yaşandı. Orta sınıfa hitap eden markalar mağaza açma ya da büyümede daha temkinli hareket ederken, alt gelir grubuna hitap edenler ise daha agresif bir büyüme sürecine girdi. Örneğin yurt içinde 500, yurt dışında ise 550 mağaza sayısını aşan LC Waikiki, Ticaret Sicil Gazetesi’nde yer alan bilgilere göre sadece 2020 mart ayından bu yana Türkiye’de 70’e yakın mağaza açtı. Son yıllarda benzer büyümeler DeFacto ve Koton gibi markalarda da görüldü.

Lüks konut projeleri yükselişte

Benzer bir durum gayrimenkul sektöründe de yaşandı. Artan maliyetler, geçen yıl gerçekleştirilen kredi kampanyası ve kurda yaşanan artışın etkisi ile gayrimenkul fiyatları son bir yılda yüzde 50’ye yakın oranlarda arttı. Konut üreticilerine göre malzeme kaynaklı artışlar, konut fiyatlarını bu yıl içinde yüzde 100 artıracak. İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER) Başkanı Nazmi Durbakayım, “Birikimlerini dövizde değerlendiren kesim bu dönemde en güvenli liman olan gayrimenkule dönüş yaptı. Bu kesim üst seviyedeki projelere rağbet gösterdi. Artan maliyetlerin ve talebin etkisi ile oyuncular da daha üst segment projelere yöneldi” dedi. Sektör temsilcilerinden aldığımız bilgilere göre, inşaat maliyetlerinin yüksek oranlı arttığı bu dönemde inşa edilen konutların yüksek fiyatlara ulaşan değerleri alt ve orta gelir grubunun, konut edinmesini zorlaştırdı. Nazmi Durbakayım, faizlerin daha makul seviyeye gelmesi ile birlikte orta gelir grubuna yönelik projelerin de artabileceğini dile getirdi. Bu dönemde özellikle turizm merkezi Bodrum’da üreticiler çok sayıda lüks konut projesini hayata geçirdi. Orta ve alt gelir grubuna yönelik projelerin ise yok denecek kadar az olduğu belirtildi.

Haber

AK Parti’nin “yerel yönetimler yasa taslağı” hazır

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla AK Parti’de devam eden “yerelyönetimler yasa taslağı” üzerine çalışmalarda sona gelindi.

AK Parti’nin 9 ana başlıktan oluşan yasa taslağında imar ve planlama, görev alanları, finansman, belediye organları, teşkilat ve personel, denetim, izleme ve şeffaflık, işlevini yitirmiş yasaların kaldırılması, belediye başkanlarının özlük hakları ve istişareye bırakılan konular yer alıyor.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında tüm partilerin taslak çalışmaları değerlendirilerek, tam bir konsensüs içinde teklifin Meclis’e gelmesi bekleniyor.

Parsel bazlı şahıs lehine plan tadilatı engellenecek

AK PartiYerelYönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, AK Parti’nin “yerelyönetimler yasa taslağı”nın detaylarını AA muhabirine anlattı.

Yasa taslağında birinci konunun imar ve planlama olduğunu kaydeden Özhaseki, bu konuda temel prensipleri ortaya koyan doğru bir yasal mevzuat düzenlemesini yapmak istediklerini söyledi.

Keyfi olarak parsel bazlı şahıs lehine plan tadilatını engelleyeceklerini bildiren Özhaseki, taslakta “şahıs lehine parsel bazlı plan tadilatı yapılamaz” ifadesinin bulunacağını aktardı. 

Özhaseki, bir bölgede kentsel dönüşüm olacaksa, toplum namına kamu yararı varsa topluca ada bazlı daha büyük alanlarda mahalle ölçeğinde yeniden planlanabileceğini ama şahıs lehine parsel bazlı yoğunluk artışlarını yasaklamak gerektiğini kaydetti.

Plan tadilatlarının yapılabileceğine de işaret eden Özhaseki, “Ama orada bir değer artışı ortaya çıkıyorsa ki en çok konuşulan ve 5 senedir tartışılan bu, o değer artış payını kamu almalı. Planda değişiklik yapıldığında bir rant elde ediliyor mu edilmiyor mu, buna bakılacak. ‘Bir rant elde ediliyorsa, bundan kamu istifade etsin’ diyoruz.” diye konuştu.

“Plan tadilatları aleniyetle yapılmalı”

Şeffaflık olduğu zaman bütün kötülüklerin önünün kesileceğini vurgulayan Özhaseki, “Plan tadilatlarının artık aleniyetle yapılması gerekir. Hangi mahallede plan tadilatı yapıldıysa mahalle muhtarlıklarında asılacak. Elektronik ortamda, her yerde yayınlanacak. Tadilat yapılacak parsel üzerinde geriden bakıldığında okunacak kadar büyük bir levhayla plan tadilatı ilan edilecek.” bilgisini verdi.

Yapılan plan tadilatından rahatsız olan vatandaşların bunu mahkemeye taşıyabileceğini ve mahkemenin konuyu bilirkişiye havale edeceğini anlatan Özhaseki, bilirkişinin bu konuyu inceleyerek plan tadilatını iptal edebileceğini kaydetti. 

Kentsel dönüşümde kabul ettikleri temel prensibin “yerinde dönüşüm” olduğunu, bunu hazırladıkları kanun taslağına da dercettiklerini bildiren Özhaseki, “Kentsel dönüşüm yapıp da ‘vatandaşı alıp 30 kilometre ileriye götüreyim, daha lüks evler vereyim’ diyemezsiniz. Ancak 100 tane ev yıkıyorsanız, 100 tane ev yapacaksınız değil mi? Bir taraftan oradaki evler 7 katlı, biz ‘yüksek olmasın’ diyoruz, 5 kata indireceğiz. Bir de müteahhitlik masrafları var. Kim karşılayacak bunu? O zaman rezerv alan dediğimiz bir şey giriyor devreye. O rezerv alanlarda daha çok belediyelere yardım edip, daha çok ev yapılmasını sağlamak sonra tercihli olarak bunu vatandaşa sunmak… Yerinden gitmek istemeyen vatandaşı yerinden göndermemek… Temel prensip bu.” değerlendirmesinde bulundu.

“Yatay mimari ve kimlikli bir mimari öne çıkacak”

Yeni planlanacak alanlarda yatay mimari ve kimlikli bir mimariyi öne çıkarmaya çalışacaklarını belirten Özhaseki, “Hiç kimse artık 15-20 katlı kutucuklar yapıp da ‘Ben ev yaptım’ diyemeyecek. Meydanı, kimliği olan, komşuluk ilişkilerinin daha çok görüleceği, en fazla zemin artı 5’e doğru giden bir yatay mimari hedefleniyor.” dedi.

Bu yasa taslağı ile görev alanları konusunu da netleştirmeyi hedeflediklerini anlatan Özhaseki, aynı yerde iki farklı uygulamanın olduğunu, bu tür hizmetlerin tekleştirilmesi ve kanunen düzenlenmesi gerektiğini ifade etti.

Yeni gelir kaynakları eklenecek, gelir paylaşımındaki dengesizlik giderilecek

Finansman konusunda ise yasa taslağında bazı çalışmalarının bulunduğunu aktaran Özhaseki, “Büyükşehirler arasında pay dağılımında büyük bir dengesizlik var. Yanlış anlaşılmasın diye AK Parti’li büyükşehir belediyesinden örnek vereyim. İki AK Parti’li belediyeden bir büyükşehir belediyesiyle, diğer büyükşehir belediyesi arasında kişi başına düşen gelir itibarıyla neredeyse 4 kat fark var. Bu dengesizliğin giderilmesi lazım.” diye konuştu.

Belediyelerin öz gelirlerinin artırılması gerektiğini vurgulayan Özhaseki, “Finansman noktasında belediyeleri rahatlatmak lazım. Belediyelerin değişik gelir kalemleri var. Bu gelir kalemlerinden biraz güncelleyerek, merkeze giden paylarınyerelyönetimlere doğru yönelişini sağlayarak bunları yapabilmemiz mümkün. Bizim taslağımızda vatandaşa yönelmiş yeni bir vergi, zam dalgası yok.” bilgisini verdi.

Taslakta mevcut gelirin paylaşımı noktasındaki dengesizliğin giderilmesi ve yeni gelir kaynaklarının eklenmesi konularının yer aldığını ifade eden Özhaseki, belediye organları konusu üzerine de taslakta çalışıldığını açıkladı. 

Mevcut düzenlemeye göre, belediye meclis üyelerinden herhangi birisinin istifa etmesi durumunda, başka bir partiden bir ismin meclis üyesi olabildiğine değinen Özhaseki, “Partiler, ‘Benim partimden istifa ettiyse, yeni seçilecek meclis üyesi benim partimden olmalı. A partisinden istifa ettiyse, A partisinden yedeği gelsin’ diyor.” ifadelerini kullandı.

Belediye başkanlarının özlük hakları düzelecek

Belediye başkanlarının özlük hakları konusunda da hazırladıkları yasa taslağında bazı maddeler olduğunu bildiren Özhaseki, “Şöyle birtakım adaletsizlikler var; büyük bir ilçe belediyesinden emekli olup da bin 500 lira emekli maaşına bağlananlar var. Bu da hak, adalet değil. Kendi emsalleriyle kıyaslamaktır önemli olan. İlçe veya belde belediye başkanısınız, yanınızda çalışan memurlar yeşil pasaport alıyor, başkanın yok yeşil pasaportu. Emekli olduktan sonra büyükşehir belediye başkanına yeşil pasaport verilmiyor. 15 sene büyükşehir belediye başkanlığı yapmış ama emekli olunca bir yeşil pasaportu esirgemişsiniz. Böyle tuhaflıklar var. Bunların dengelenmesi lazım. Nihayetinde seçilmiş bir insan.” dedi. 

Muhalefet partililerin de belediye başkanlarının bu özlük hakları konusunu kendisine ilettiklerini anlatan Özhaseki, “Meclise teklif de getirmişler. Ben ‘Biraz bekletin, bu kanun içerisinde hepsini beraber çözelim’ dediğim için duruyor.” bilgisini verdi.

“Hayatı kolaylaştıracak konular var”

Taslak içerisinde hayatı kolaylaştıracak çok fazla konu olduğunu vurgulayan Özhaseki, şöyle örnekler verdi:

“30 büyükşehirde köyleri kaldırdık, mahalle dedik buralara. Kırsal yerlerde 10 dönüm tarlasının içerisinde bir evi olan vatandaş oraya bir oda yapacağı zaman öyle bir prosedürden geçiyor ki perişan oluyor. Biz taslağımızda, ‘Vatandaşı perişan etmeye gerek yok, bunu kolaylaştıralım. Bir taslak proje alsın, ilgili belediyeye müracaat etsin. Oradaki belediye izin verince devam etsin. Vatandaşı yormayalım. Uzun masraflar ettirmeyelim. Köylü 15 bin liraya bir oda yapacak, 10 bin lira masraf ettirmeyelim.’ diyoruz. Su bedelleriyle ilgili bazı sıkıntılar oluyor. Bazen köy statüsü içinde kalıp da istisnalardan istifade eden sanayi tesisleri ve alışveriş merkezleri oluyor. Ne yapacağız, vergi muafiyeti mi getirelim alışveriş merkezlerine? Bunun için yeni bir kavram geliştirmek lazım. Onun da belediye meclislerinde kararlaştırılması lazım: ‘Kırsal alan’ kavramı.

Çevre temizlik vergisiyle, katı atık vergisi diye iki vergi var. İkisi de aynı şeyi kastediyor aslında. İki kanun da geçerli. Biri devreye sokulamıyor. Kanunun yürürlüğe girmesi her sene öteleniyor. Bu iki kanun olmaz, birleştirelim bunu diyoruz. Tek kanun halinde vatandaşın istifade edeceği kolaylık haline gelsin. Taslakta bunun gibi maddeler var.”

Belediye başkanları, akrabalarını işe alamayacak

Denetim, izleme ve şeffaflık konusunun da taslakta yer aldığını bildiren Özhaseki, belediye başkanlarının akrabalarını işe almasının önüne geçen yasal bir düzenleme olmadığını, bunun önüne geçmek için taslakta bir madde olduğunu ifade etti.

Vergi gelirlerini maliye mi,yerelyönetimler mi alsın konusunun üzerinde de durulacağını anlatan Özhaseki, bu konuda Hazine ve Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının görüşünün alınacağını belirtti.

Büyükşehir belediye başkanlarının yetkilerinde azalma yok

Büyükşehir belediye başkanlarının yetkilerinde bir azalma olmayacağına işaret eden Özhaseki, “Büyükşehir belediye başkanı bütün işleri, şehrin gidişatına, ana planlara meclisiyle birlikte karar veren insandır. O görevlerde hiçbir şekilde eksilme yok. Kimsenin yetkisini bir milim eksiltme niyetimiz yok. Özellikle büyükşehir belediye başkanlarının bir milim görevini eksiltmek, itibarsızlaştırmak gibi burada bir teklif yok.” diye konuştu.

MHP ve CHP ile taslak çalışması

MHP Genel Başkan Yardımcısı Sadir Durmaz ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun ileyerelyönetimler yasa taslağı üzerine birer görüşme gerçekleştirdiğini bildiren Özhaseki, “Eğer olursa bir konsensus içerisinde çıkarabiliriz bu konuyu.” dedi. 

MHP ve CHP’nin de bu konuya ilişkin taslak çalışmaları olduğunu kaydeden Özhaseki, “‘O çalışmaları da getirin, bir gün oturalım çalışalım üzerinde’ dedim. Çalışmamızı bir hafta içerisinde netleştirdikten sonra, onların da çalışması bittikten sonra önümüzdeki günlerde üstünden tek tek geçeriz.” ifadelerini kullandı.

Bu konunun üzerinde objektif olarak çalışılması gerektiğini vurgulayan Özhaseki, “Bu iş, ideolojik kamplaşmayla yapılacak bir iş değil.” yorumunu yaptı. 

Belediye borçlarının faizlerinin silinmesi taslakta yok

Büyükşehir belediyelerinin borçlarının faizlerinin silinmesi önerisinin hatırlatılması üzerine Özhaseki, yasa taslağında yer almadığını ancak siyasi iradeye böyle bir teklif yapılabileceğini kaydetti.

Belediye başkanlarının, belediyelerinin öz gelirlerini artırıcı yönde kendilerini zorlamaları gerektiğini ifade eden Özhaseki, kendi belediye başkanlığı döneminde bu yönde yaptığı icraatları örnek gösterdi.

Kaynak: AA

Haber

Tüketim harcamalarının en büyük kısmı konuta ve kiraya

Türkiye İstatistik Kurumu, geçen yıla ilişkin “hanehalkı tüketim harcaması” istatistiklerini yayımladı.

Buna göre, Türkiye genelinde hanehalklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalardan en yüksek payı yüzde 23,7 ile konut ve kira harcamaları aldı, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarının payı yüzde 20,3 oldu.

Hanehalkları, toplam harcamalarının yüzde 2,2’sini sağlık, yüzde 2,3’ü ise eğitim hizmetlerine yaptı.

Hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak hesaplanan eşdeğer fert başına aylık ortalama tüketim harcaması 2017’de bin 854 lira iken geçen yıl 2 bin 181 lira olarak tahmin edildi.

Gıda ve alkolsüz içecek harcamalarının payı arttı

Gıda ve alkolsüz içecek harcamalarının payı 2017’ye göre 0,6 puanlık artışla yüzde 19,7’den yüzde 20,3’e yükseldi. Çeşitli mal ve hizmet harcamalarının payı yüzde 4,4’ten yüzde 4,9’a, haberleşme harcamalarının payı yüzde 3,4’ten yüzde 3,8’e, lokanta ve otel harcamalarının payı yüzde 6,2’den yüzde 6,5’e, mobilya ve ev eşyası harcamalarının payı yüzde 6,3’ten yüzde 6,5’e, eğlence ve kültür harcamalarının payı ise yüzde 2,7’den yüzde 2,9’a çıktı.

Diğer taraftan konut ve kira harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı bir önceki yıla göre 1 puanlık düşüşle yüzde 24,7’den yüzde 23,7’ye geriledi. Alkollü içecek, sigara ve tütün harcamalarının payı yüzde 4,5’ten yüzde 4’e, ulaştırma harcamalarının payı yüzde 18,7’den yüzde 18,3’e, giyim ve ayakkabı harcamalarının payı yüzde 5’ten yüzde 4,8’e düştü.

Sağlık (yüzde 2,2) ve eğitim hizmetleri (yüzde 2,3) harcamalarının payı geçen yıl da değişmedi.

Düşük gelirli haneler gıdaya 2 kat fazla pay ayırdı

Gelire göre sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla tüketim harcamalarının geçen yılki dağılımına bakıldığında, birinci yüzde 20’lik grupta (en düşük gelir grubu) yer alan hanehalklarının konut ve kira harcamalarına yüzde 31,4, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 28,7, ulaştırma harcamalarına yüzde 9,3, mobilya ve ev eşyası harcamalarına yüzde 5,9 pay ayırdığı görüldü.

En yüksek gelir grubu olan beşinci yüzde 20’lik grupta yer alan hanehalkları ise ulaştırma harcamalarına yüzde 21,6, konut ve kira harcamalarına yüzde 20,3, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 15,4, lokanta ve otel harcamalarına yüzde 7,8 pay ayırdı.

Harcama kalıpları değişti

Temel gelir kaynağı maaş, ücret, yevmiye geliri olan hanehalkları konut ve kira harcamalarına yüzde 22,4, ulaştırma harcamalarına yüzde 19,2, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 18,7 pay ayırırken, müteşebbis geliri olan hanehalklarının ulaştırma harcamalarına yüzde 22,7, konut ve kira harcamalarına yüzde 19,7, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına ise yüzde 19,5 pay ayırdığı belirlendi.

Hanehalkının temel gelir kaynağının gayrimenkul ve menkul kıymet geliri olduğu grupta konut ve kira harcamalarına yüzde 28,1, ulaştırma harcamalarına yüzde 18,6, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 16,4 pay ayrıldı. Emeklilik geliri olanlar ise konut ve kira harcamalarına yüzde 28,6, gıda ve alkolsüz içecek harcamalarına yüzde 25,5 ve ulaştırma harcamalarına yüzde 13,4 pay ayırdı.

Kaynak: AA

Haber

İstihdamı ve kırılgan kesimleri korumak için 6 somut öneri

DR. GÜNEŞ A. AŞIK * VE PROF. DR. SERDAR SAYAN *;**

* TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ VE ** SPM DİREKTÖRÜ

Giriş

Aralık 2019’da ortaya çıkan Covid-19 salgını ekonomik etkileri açısından, bugüne kadar gördüğümüz hiç bir şoka benzemiyor. Üretim ve talep daralması el ele gidiyor. Üstelik de hem arz yakasını hem talep yakasını birlikte vuran bu ekonomik etkiler, hemen hemen bütün ülkelerde eş zamanlı olarak ortaya çıkıyor. Kelimenin tam anlamıyla küresel bir şoku yaşıyoruz. Gezegenimizi böylesine sarsan salgını Harvard Üniversitesi’nden Kenneth Rogoff bir “uzaylı istilası” na benzetiyor. Covid-19’un yaratacağı kayıpların dünya gayri safi hasılasının %10’u ile %15’i arasında olabileceği, böylece 1929 yılındaki Büyük Buhranın etkilerini ikiye veya üçe katlayabileceği yönünde tahminler yapılıyor.

Tahribatın nihai büyüklüğü pandeminin ne kadar süreceğine bağlı ve bunu da şu anda kestirmek oldukça zor. Yine de istihdam kayıplarına dair değişik ülkelerden gelen veriler şimdiden ürkütücü. ABD ekonomisinde sırf 14 Mart-21 Mart arasında 3 milyondan fazla işsizlik sigortası başvurusu yapılmış olduğu tahmin ediliyor. ABD’de işsizlik oranının yüzde 30’lara varabileceği telaffuz ediliyor. İsrail’de 2019’un son çeyreğinde sadece yüzde 3,6 olan işsizlik oranı, başta turizm ve diğer hizmet sektörlerindeki işten çıkartmalarla yüzde 16,5’a fırlamış. Bu oranın önümüzdeki dönemde yüzde 25’e varabileceği konuşuluyor. Türkiye ise bu salgına zaten çok yüksek olan (2009 krizindeki değerleri de aşan) işsizlik oranlarıyla yakalandı: TÜİK 2019’un genel işsizlik oranını yüzde 13,7; tarımdışı işsizlik oranını da yüzde 16,0 olarak açıkladı. Zaten çok yüksek seyreden işsizliğe, Covid-19 yüzünden eklenecek işsizler ve bu boyutlarda işsizliğin özellikle düşük gelirli hanehalklarının gelirlerinde yol açacağı yıkım sorunu ekonomik ve toplumsal bir sorun olmanın ötesinde, büyük çaplı bir insani sorunun da habercisi.

Nasıl bir sorunla karşı karşıyayız?

Yaklaşan felakete karşı acilen önlemler üretmeye ihtiyaç var. Ancak Covid-19 salgınının aynı anda hem arz, hem de talep yönlü bir şok olması uygun önlemler bulmayı zorlaştıran bir unsur. Ayrıca talep daralması yaşayan pek çok sektörde bu daralma ekonomik nedenlerle değil, insanların evine kapanması –dolayısıyla alış veriş yapamaz hale gelmeleri– yüzünden yaşandı (en azından başlangıçta gördüğümüz talep şoku büyük ölçüde bu kapanmadan kaynaklandı ve perakendeden sonra tedarik zincirinin diğer halkalarını da etkilemeye başladı). Bu yüzden de, talep artırıcı fiyat indirimlerine zemin hazırlayacak maliyet düşürücü destekler ve vergi indirimleri gibi geçmişte yaşanan bazı ekonomik durgunluk ve kriz dönemlerinde işe yarayan geleneksel önlemlerin bu kez işe yarayacağı çok kuşkulu. Mesela, Türkiye’de açıklanan önlem paketindeki havayolu ve konaklama sektörlerine sağlanan vergi indirimlerinin talepte ciddi bir canlanma yaratmasını beklemek hayalcilik olur. Bu sektörlerin hedef kitlesinin önemli bir bölümü bırakınız fiyat indirimini, üste para verseniz bile talebini artırmayacak. (Esasen talebin artmaması şimdilik halk sağlığı açısından da tercih edilir durum muhtemelen.) Keza sürecin nasıl gelişeceği ve ne kadar süreceğine dair mevcut belirsizlik de birçok sektörde talebi olumsuz etkiliyor.

Salgın ekonomiyi, bazı firma/sektörlerde üretimi sürdürmeyi imkansız hale getirerek, bazılarında ise yaşanan talep daralması yüzünden üretme ihtiyacını düşürerek ya da ortadan kaldırarak vurdu. Sorun sadece doğrudan etkilenen sektörlerde yaşanan olumsuzluklardan ibaret değil. Bu sektörlerde faaliyet gösteren firmaların girdi temin ettiği, tedarik zincirinin başka halkalarındaki başka sektörlerden firmalar da etkileniyor. Ekonominin tümünde borç-alacak zincirlerinin işlerliği de tehdit altında. Sürecin ne kadar devam edeceği de belirsiz.

Bu ortamda yaratıcı önlemler tasarlamak ve bunları acilen yürürlüğe koymak gerekiyor. Önlem alınması gereken çok alan var ancak biz burada 1) ücretli çalışanların işten çıkartılmalarını önlemeye yönelik olarak alınabilecek bazı önlemler ile 2) yaşamını ücret ya da ücret dışı gelirlerle temin eden insanların yaşadıkları gelir kayıplarını telafi etmek üzere yürürlüğe konabilecek kimi önlemlere yoğunlaşacağız. İstihdamı koruyucu önlemlerin, hem üretimdeki düşüşleri (özellikle stoğa üretim yapma şansı olan imalat sektörü işletmelerinde) hem de gelir kayıplarını ve bunların toplam talebi daraltıcı ikinci tur etkilerini sınırlayacak etkiler yapması beklenmeli. Hanehalklarına sağlanacak nakit gelir destekleri ve borç ertelemeleri gibi önlemlere de hem yaşanan toplumsal ve insani sorunları hafifletmeleri hem de toplam talebi canlandırmaya katkıda bulunmaları nedeniyle çok ihtiyaç var. Bu tür desteklerin salgından nispeten az etkilenen gıda, tekstil gibi sektörlerde talebi canlı tutarak ek istihdam kayıpları olmasını önleyici katkıları da olacak kuşkusuz.

Ne yapılıyor? Başka ne yapmalı?

Türkiye’de hükümetin 18 Mart’ta açıkladığı 100 milyar TL’lik tedbir paketinin içeriği, istihdam kayıplarının yaratacağı sarmal etkilerin yeterince anlaşılmamış olduğunu düşündürüyor. Nitekim, (konut alımlarında peşinatların düşürülmesinin pakete konmasının yersizliği bir yana bırakılsa bile) açıklanan önlemlerin azımsanamayacak kısmının çözüme katkıda bulunma potansiyeli sınırlı gözüküyor. Bu krizde talebi düşüren asıl unsur, fiyatların yüksekliği ya da gelirlerin düşüklüğü değil, insanların satın alma davranışlarını kökünden değiştirmeye zorlayan ekonomi dışı bir tehdit ile karşı karşıya kalmaları. Arzdaki düşüşler ise kısmen sağlık risklerinin üretime ara vermeyi zorunlu kılmasından, kısmen de daralan nihai tüketim talebinin tedarik zincirine yansımalarından kaynaklanıyor. Öte yandan, açıklanan önlemlerin önemli bir bölümü şirketlerin vergi/prim ve kredi borçlarının ertelenmesi ve yeni kredi kolaylıklarını kapsıyor. Ancak şirketler satışları yoluyla gelir sağlamadıkları sürece -yani yeniden talep canlanmadığı sürece- borçlarının ertelenmesi en iyimser ifadeyle geçici bir rahatlama sağlayacak. Çünkü virüse karşı konan sosyal-mesafe/ karantina/ sokağa çıkma kısıtlarının ne kadar süreceği belirsiz, fakat borçların ve kredilerin eninde sonunda ödenmesi gerekecek. Dolayısıyla borç-alacak zincirinin işlerliğini korumaya yönelik önlemler tek başlarına yeterli değil.

Mevcut pakette istihdama yönelik önlemleri şöyle sıralamak mümkün. Şokun etkilerini azaltabilmek için asgari ücret desteğine devam edilmesi (bu destek için 7 milyar TL’lik kaynak aktarılacağı açıklandı); esnek ve uzaktan çalışma modellerinin etkin hale getirilmesi; kısa çalışma ödeneğinin devreye sokulması, faydalanma kriterlerinin kolaylaştırılması ve hızlandırılması; iki aylık telafi çalışma süresinin dört aya çıkartılması. Bu önlemlerin yanı sıra sosyal yardımlar kapsamında en düşük emekli maaşının 1500 TL’ye çıkarılması ve ihtiyaç sahibi ailelere yapılacak nakdi yardımlar için ilave 2 milyar liralık bir kaynak aktarılması da açıklanan tedbirler arasında. 2 milyon aileye sağlanacak bu 1000TL’lik nakit desteği için nasıl bir gelir testi uygulanacağına dair detayları henüz bilmiyoruz ancak bu ve benzeri desteklerde kritik olan husus, hak ediş koşullarının yerine gelip gelmediğini anlamak için uzun sürecek bürokratik işlemlerden kaçınma gereği. Bu desteğe tekrar döneceğiz ama bu noktada ”geç gelen adalet” gibi “geç gelen yardımlar”ın da işe yaramayacağını hatırlatmakta yarar var. Bir başka deyişle, temel amacın hak etmeyenlerin araya karışmasını önlemek değil, en çok ihtiyaç duyan ailelerin desteğe hızlıca kavuşması olduğu unutulmamalı.

Yukarıda sayılan istihdama yönelik tedbirlerden asgari ücret desteği, özel sektörün maliyetlerini düşürmek için işverenlere, işsizlik sigortası fonundan sağlanan bir destek. İŞKUR 2019 yılında 500’den fazla eleman çalıştıran işletmelerde çalışanlar için aylık 100 TL, 500’den az kişi istihdam edenler için ise 150 TL ödüyordu. 2020 için bu desteğin işletme büyüklüğe bakılmaksızın aylık 75 TL olacağı açıklanmıştı ancak korona önlemleri kapsamında bu miktarın 172 TL’ye çıkartılması söz konusu. 24 Mart itibariyle, korona önlem paketi kapsamında bu desteğe ayrılan bütçenin 7 milyar TL olduğu duyuruldu. İyi niyetli bir girişim olmakla birlikte bu destek asgari ücretten çalışmayı sürdürebilenlere yönelik. Salgına bağlı olarak asgari ücretten (ya da kayıtdışı olarak bunun da altında ücretlerle) çalışma şansını da kaybedenlerin yarasına merhem olmuyor.

Kısa çalışma ödeneği, kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, bu işyerinde çalışan sigortalılara çalışamadıkları dönem için üç ayı aşmamak üzere gelir desteği sağlayan bir uygulama. Kısa çalışma ödeneği, sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının % 60’ına denk geliyor. Bu ödenekten, kısa çalışmanın başlamasından hemen önceki 120 günü kesintisiz olmak üzere, son 3 yıl içinde en az 600 gün prim ödemiş olanlar yararlanabiliyordu. Yeni koronavirüs tedbirleri kapsamında yapılan düzenlemeyle 600 gün şartı 450 güne, 120 gün şartı da 60 güne düşürüldü. Bu da olumlu bir düzenleme olmakla birlikte 1) sadece kayıtlı çalışanları kapsıyor; en kırılgan olan, kayıtdışı çalışırken işini kaybetmiş kesime bir çare sunmuyor 2) kayıtlı çalışanlar için de desteğin başlaması müfettiş incelemesine dayalı bir bürokratik süreç sonunda gerçekleşiyor. Bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyoruz ki, bu programlarda temel amaç suiistimali önlemek değil. Gerçek ihtiyaç sahiplerini mağdur etmemek suiistimale engel olmaktan çok daha önemli.

Telafi çalışma teşviği ise çeşitli sebeplerle bir iş yerindeki normal çalışma süresinin azaldığı ya da durduğu durumlarda çalışanların ücretini aldığı, ancak çeşitli nedenlerle çalışmadığı bir süreyi sonradan çalışarak yerine getirmesine yönelik bir destek. Bu da önemli ve potansiyel olarak yararlı bir teşvik.

Uzaktan ve esnek çalışma mevzuatının daha etkin hale getirilmesine dair tedbir de olumlu olmakla birlikte, uzaktan çalışma imkanına sahip olanların büyük bölümünün nispeten yüksek kazançlı, nitelikli ve profesyonel meslek gruplarında olduğundan hareketle, bunun toplumun en kırılgan kesimlerine yönelik etkisinin sınırlı kalacağını tahmin ediyoruz. Ayrıca satış pozisyonlarında ve imalat, inşaat, tamir ve taşımacılık sektörlerinde çalışanların bu imkandan faydalanmaları pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla bu tedbirin, halk sağlığı açısından son derece yerinde ancak ekonomiye faydası muhtemelen kısıtlı olacak bir adım olacağını düşünüyoruz.

Tüm bu destekler içinde mevcut koşullarda en etkili olma potansiyeline sahip olan destek günlük kısa çalışma ödeneği. Açıklanan pakette yer alan SGK prim ertelemeleri gibi bazı önlemlerin imalat sanayi işletmelerindeki istihdamın korunmasına bir ölçüde yardımcı olacağını, ancak bunların etkisinin pek çok hizmet alt-sektöründe sınırlı kalacağını sanıyoruz.

Paketin en zayıf kaldığı alan doğrudan hanehalkına yönelik desteklerin azlığı. Düşük emekli maaşı alan emeklilere sağlanan destek ile Aile Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 milyon aileye 1000 TL tutarında nakit yardımı olumlu ancak yetersiz adımlar. Çok sayıda ücretli ve kendi hesabına çalışan küçük esnafın gelirlerinin tamamını ya da önemli bir bölümünü kaybettiğini, bunların acil nakit desteğine ihtiyacı olduğunu unutmamak lazım. Mesela kapanan kafe, restoran gibi yerlerin sahipleri ve çalışanları için gelir kaybı çok yüksek ve bu durumu vergi indirimi vb. geleneksel teşviklerle telafi etmek mümkün değil. Bu tür işyerlerinin sahipleri için kredi borcu ertelemeleri var ama bu işyerlerinde işten çıkartılanlar, özellikle de tazminatsız çıkartılanlar, kayıtdışı çalıştıkları için işsizlik ödeneği de alamayacak olan insanlar. Bu kriz Türkiye’yi işsizliğin zaten çok yüksek olduğu bir sırada vurduğundan, kırılgan grupların büyüklüğünün zaten giderek artmakta olduğu bir döneme denk geldi. Özellikle kayıtdışı ya da mevsimlik çalışanlardan işini kaybedenlerin bir bölümü için kimi Belediyelerin sağladığı su borcu ertelemeleri gibi destekler dışında hiçbir koruma mekanizması mevcut değil. Benzer biçimde, ev temizliği, çocuk ya da yaşlı bakımı gibi işleri yapan ve salgın yüzünden bu işlerini şimdilik kaybeden ve ezici çoğunluğu kayıtdışı çalışan insanların gelir kaybını telafiye yönelik mekanizmalar tasarlamak gerekiyor (bunların bir bölümü 1000 TL nakit desteği alacak grupta yer alacak olsa da, bir defaya mahsus olarak yapılacak böyle bir ödemenin yetersizliği çok açık).

Bu noktada Türkiye’deki işgücünün yapısına da göz atmakta fayda var. TÜİK’in rakamlarına göre 2019 sonu itibariyle Türkiye’de 28 milyon çalışan nüfus, 4,5 milyon da işsiz var. Geçici personel ve işçiler dahil kamuda istihdam 4,6 milyon. Kayıtdışılık oranı tarımda yüzde 87,7; tarım dışında ise yüzde 23,0. Toplamda 10 milyona yakın insan kayıtdışı olarak istihdam ediliyor ve buna kayıtdışı çalışan Suriyeliler dahil değil. Uluslararası Çalışma Örgütünün ISCO-08 sınıflandırmasına

sınıflandırmasına göre istihdamın yüzde 5,4’ü kanun yapıcı, yönetici ve müdür; yüzde 11,2’si profesyonel meslek grubuna ve yüzde 6,1’i yardımcı meslek gruplarına mensup; Yüzde 6,9 büro ve müşteri hizmetlerinde çalışırken, istihdamdakilerin yüzde 20,2’si hizmet ve satış elemanlarından; yüzde 14,2’si tarım, hayvancılık, ormancılık ve su ürünleri çalışanlarından; yüzde 12,5’i sanatkarlardan; yüzde 9,2’si tesis ve makina operatörlerinden ve nihayet yüzde 14,2’si nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlardan oluşuyor. Eğer çok muhafazakar bir varsayımla, mevcut krizin en çok satış ve niteliksiz işleri vuracağını varsayarsak, hem virüse yakalanma hem de işsizlik riski altındaki istihdamın oranı yaklaşık yüzde 34,4. Buna büro ve müşteri hizmetleri, sanatkarlar ve makina operatörlerini de eklediğimizde oran yaklaşık yüzde 64,3’e çıkıyor.

Halen çalışan nüfusun yüzde 18,2’si tarımda; yüzde 0,4’ü madencilikte; yüzde 18,4’ü imalat sektöründe; yüzde 1’i elektrik, gaz, buhar ve kanalizasyonda; yüzde 5,5’i inşaatta ve yüzde 56,5’i hizmetler sektöründe istihdam edilmiş durumda. Hizmetler sektörünün alt kırılımlarından toptan ve perakende ticaret toplam istihdamın yüzde 14’ünü; ulaştırma ve depolama yüzde 4,5’ini; konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 6,1’ini; finans, sigorta ve gayrimenkul faaliyetleri yüzde 2,2’sini; eğitim yüzde 6,4’ünü ve insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri yüzde 5,3’ünü barındırıyor.

Özetle, işgücümüzün profiline baktığımızda büyük ölçüde düşük ve orta nitelikli, yaklaşık üçte biri kayıtdışı çalışan ve yarısından fazlası hizmetler sektörü çalışanlarından oluşan bir istihdam yapısı görüyoruz. Bu tablo ve mevcut koşullar altında derin bir talep düşüşünün ve görülmemiş düzeyde bir işsizlik artışının önüne geçmek üzere önereceğimiz ek önlemler şöyle:

1- “Helikopter para” denilen, belli bir süre için her vatandaşa ya da çalışana doğrudan nakit yardımı yapılması. Bu birçok ülkenin yürürlüğe koyduğu bir önlem. Mesela yazının hazırlandığı gün itibariyle ABD’de her yetişkin bireye 1000 ABD doları ödenmesi gündemdeydi. AB’de de benzer ödemeler yapılmasına dair tartışmalar sürüyor. Bunlar Türkiye’de 2 milyon haneye sağlayacağı açıklanan 1000 TL’lik nakit desteğinin muadili. Ancak maalesef hem meblağ, hem de kapsam bakımından bu desteğin canlandırıcı etkisi oldukça kısıtlı görünüyor. Bunun yerine, hem sosyal yardımlar veri tabanı hem de Maliye Bakanlığı’nın veri tabanı kullanılarak aylık kazancı asgari ücret ya da altı olan herkese daha yüksek miktarlar ödenmesi daha iyi bir politika seçeneği gibi gözüküyor. TÜİK’in hanehalkı işgücü mikro verileri 2018 yılında ücretsiz aile işçileri hariç istihdamın yaklaşık yüzde 61’inin aylık kazancının 2000 TL altında olduğunu gösteriyor (2018 yılında asgari ücret net 1603 TL idi). Kayıtlı istihdamın yaklaşık yüzde 55’inin; kayıtdışı istihdamın ise yaklaşık yüzde 95’inin 2018 yılında aylık geliri 2000 TL’nin altında kalmış. Dolayısıyla pakette hanelere nakit desteği için ayrılan 2 milyar TL yerine, belli bir gelir testi uygulanarak yaklaşık 10 milyon çalışan hedeflenebilir ve buna ayrılan kaynak 10 milyar TL’ye çıkarılabilir. (Hiç çalışan üyesi olmayan ve yoksulluk yardımları vb. ile geçinen hanelere mevcut destekler sürmeli.)

2- Devletin “son çare alıcısı (buyer of last resort)” olması, ya da en azından “son çare işvereni” rolünü üstlenmesi. Lokanta-kafe işletmeciliği, konaklama, toptan ve perakende satış sektörlerinden ve/veya satış pozisyonundaki istihdamdan başlanarak (yani ilk aşamada yaklaşık 6 milyon çalışan ile) krizden en fazla etkilenen sektörlerdeki işgücü maliyetlerinin bir süreliğine devlet tarafından karşılanması. Bu öneri kısa çalışma ödeneğine benzemekle birlikte, kapsamı çok daha geniş ve koşulsuz. Yeni geçirilen düzenleme ile kısa çalışma ödeneği şartları kolaylaştırılmış olsa dahi, başvuruların değerlendirilme süreleri ile teftiş süreleri dikkate alındığında bu tedbir kapsamında gereken hızda sonuç alınması hala kolay görünmüyor. Diğer taraftan devletin “son çare işvereni” olarak müdahale etmesi kayıtdışı işçi çalıştıran şirketlerin de çalışanlarını sigortalatmaları halinde de faydalanabilecekleri bir teşvik olarak sunulabilir ve kayıtdışını azaltmak için de etkili bir yöntem haline gelebilir. Bunun oldukça yüksek maliyetli olacağı açık olsa da, halen yaşadığımız kadar derin ekonomik daralma sürecinde çok ihtiyaç duyulan türde bir tedbir olacağını düşünüyoruz. Nitekim Fransa, Hollanda, Danimarka ve İngiltere gibi ülkeler geçtiğimiz günlerde çalışanlarını işten çıkarmayan şirketlerin brüt ücret yüklerinin yüzde 70-90’ını karşılayacağını duyurdular. OECD geneline baktığımızda üye ülkelerin yüzde 81’i işsiz kalan çalışanlara gelir desteği, yüzde 67’si ise istihdama korumaya yönelik şirketlere yardım sağlayacağını duyurdu.

3- 2008-2009 krizi sonrasında devreye sokulan ve İŞKUR’ca yürütülen Toplum Yararına Çalışma programlarını (TYP) da salgın yüzünden işini/gelirini kaybedenlere geçici istihdam sağlamak üzere revize etmekte ve canlandırmakta fayda var. Mevcut haliyle toplum yararına işler çevre düzenlemesi, okullarda temizlik, onarım, restorasyon, ağaçlandırma ve kamusal alanın yeşillendirilmesi gibi işleri içeriyor. Faydalananların asgari ücret karşılığı 9 ay boyunca istihdam edilmesini öngören TYP virüsle mücadele kapsamında tanımı genişletilerek kullanılabilecek çok yararlı bir araç. Hastane ve kamusal alanların dezenfekte edilmesi, hastanelerin ek destek ve temizlik personeli ihtiyaçlarını karşılamak, koruyucu maske dikimi gibi işleri de kapsayacak şekilde genişletilecek TYP, salgın yüzünden işini ya da gelirini geçici olarak kaybedenlerin bir bölümüne çok yararlı bir istihdam ve gelir alternatifi sunabilir. Kamusal alanların, şu anda kapalı olan okul ve resmi dairelerin dezenfekte edilmesi gibi işlerin TYP kapsamında kısa süreli (ancak salgının seyrine göre uzatılabilir biçimde) ve esnek (sadece haftanın belli günlerinde çalıştırmak üzere) istihdama da izin verecek biçimde acilen yürürlüğe sokulmasının, başta gündelikçi olarak ev hizmetleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerden temin ettikleri geliri geçici olarak kaybedenler olmak üzere önemli bir ihtiyacı karşılayacağını düşünüyoruz

4- İşini kaybedenler için konut kiralarının tamamen veya kısmen iki ya da üç ay için dondurulması ve bu meblağların ev sahiplerinin yıllık emlak, kira geliri vb. vergileri ile mahsuplaştırılması. Yunanistan işsiz kalan çalışanların Mart ve Nisan aylarında kiralarının yalnızca yüzde 60’ını ödemelerine imkan veren bir düzenlemeyi hayata geçirdi. Japonya’da ise elektrik ve su gibi giderlerin ödemelerinin ertelenmesi imkanı verildi. Kira ve konut harcamaları bir çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de hanehalkı harcamaları içinde en büyük payı olan harcama gruplarından. TÜİK’in rakamlarına göre toplam harcamalar içindeki payı %20 (Kuzeydoğu Anadolu)-%30 (İstanbul) arasında.

5- SGK primlerinin altı ay ertelenmesi yerine bir aylığına (gerektiğinde uzatılmak üzere) sıfırlanması. Bunun yanı sıra kendi hesabına çalışanların kayıplarının kısmen telafi edilmesi de yine bir tedbir olarak düşünülebilir. Örneğin Almanya kendi hesabına ve bağımsız (freelance) çalışanların kayıplarını, bir önceki vergi yılındaki kazanç beyanlarına bakarak, telafi etmeyi taahhüt ediyor. Türkiye’de tipik olarak düşük beyanname vererek vergi kaçıran bu kesimin, bu yönteme göre yararlanabileceği destekler ister istemez sınırlı olacağından, bu kesime seyyanen ödenecek nakit miktarı da belirlenebilir.

6- Tüm bu önerilerin yanı sıra, ülkemizdeki yaklaşık 3,8 milyon Suriyeli “koruma altında”. Bunlar için nasıl destekler sağlanacağı büyük bir soru işareti. Zaten artmakta olan yabancı düşmanlığı dikkate alındığında, Suriyeliler için ayrılacak ilave kaynakların kamuoyu nezdinde popüler olmayacağı kesin. Ancak ortada devam eden bir insani kriz var ve büyük oranda kayıtdışı çalışan Suriyelilerin bu krizden çok daha kötü etkilenmesi muhtemel. Türkiye’de kayıtdışı çalışan Suriyeli sayısı yaklaşık bir milyon olduğu tahmin ediliyor ve bunun 200 bini çocuk. Bu olağanüstü koşullarda ne T.C. vatandaşlarını, ne de insani yardıma muhtaç Suriyelileri mağdur etmemek için diğer tüm kaygıların bir kenara bırakılması ve tüm kaynakların seferber edilmesi gerek. Bu kapsamda Suriyeliler için AB, Dünya Bankası ve UNHCR gibi uluslararası kuruluşlardan temin edilecek kaynakların artırılması için de çaba gösterilmesi hayati önem taşıyor.

Sonuç

Özetle, olağanüstü zamanlardan geçtiğimizin bilinciyle, açıklanan tedbirleri genişletmek ve özellikle istihdama yönelik ilave tedbirleri çok hızlı bir şekilde hayata geçirmek gerekiyor. Yukarıda altını çizdiğimiz üzere, çok keskin bir ekonomik daralmanın önüne geçmek için, faydalanıcı seçiminde hakkaniyet aramak adına bürokrasiyi uzun tutmak yerine mümkün olduğunca çok ihtiyaç sahibine ivedilikle destek sağlamak gerekiyor. Salgının seyrine bağlı olarak, gerekirse enflasyon ya da kamu borç yükü kaygısı gözetmeden (Fransa, Danimarka ve İngiltere örneklerinde görüldüğü gibi) faydalanma kriterlerini evrensel tutmak ve kısa bir süreliğine devletin son çare işveren olarak müdahale etmesine olanak tanımak gerekiyor. Unutmayalım ki evde kal çağrıları ile sağlığını korumaya çalıştığımız iş gücünün yaşayacağı maddi ve manevi kayıpları kontrol etmediğimiz sürece bu virüsün ekonomi üzerinde yaratacağı tahribat daha da büyüyecek.