Haber

İhracatını 10’a katlayan Lux Plastik’te hedef Uzakdoğu

Dünyada 5 kıtada 100’e yakın ülkeye ihracat yapan Lux Plastik, yeni pazar stratejilerini ve hedeflerini duyurdu.

Ev ve Mutfak Eşyaları Sanayicileri ve İhracatçıları Derneği (EVSİD) Kurucu Başkanı ve Lux Plastik Genel Müdürü Burak Önder, yeni dönemde Avrupa, Latin Amerika ve Uzakdoğu olmak üzere, gelişmiş pazarlara odaklanacaklarını söyledi.

Başlangıçta daha çok Ortadoğu ve biraz da Avrupa Birliği’ne ihracat yaparken yumurtaları farklı sepetlere koyma politikaları ile 2021 yılında 119 ülkeye, 2022’de ise şu ana kadar 93 ülkeye ürünlerini gönderdiklerini kaydeden Önder, ihracatın üretimden aldığı payın da yüzde 70’e yükseldiğini kaydetti.

Bu coğrafyalarda üretim yapanlar için pazar çeşitliliğinin çok önemli olduğuna işaret eden Önder, “Ana pazarımız Avrupa Birliği. Onu Ortadoğu ve Kuzey Afrika takip ediyor ancak Sahra Altı Afrika’da ve her ne kadar son 2 yılda biraz gevşese de Uzakdoğu’da ve Latin Amerika’da da rakamlarımız gayet iyi gidiyor. Bu süreçte plastik tarafındaki kabiliyetlerimizi, dünyayı da gezerek, görerek farklı noktalara getirmek istedik. Artık sadece plastik değil, camdan mamullerle, metal ürünlerle, ahşapla, camla hepsini bir mamulde kullandığımız ürünlerimiz var. Bunu da kilogram başı ihracatımızı artırabilmek adına yaptık.” dedi.

Ağustostan sonra hedef, Uzakdoğu

Silivri’deki fabrikanın içindeki farklı binalarda yaklaşık 800 ürün imal ettiklerini anlatan Önder, ihracat tarafında ağustostan itibaren Uzakdoğu pazarlarına odaklanacaklarını kaydetti. 2,5 yıldır pandeminin de etkisiyle Uzakdoğu pazarlarının kapalı olduğunu ve açılmayla beraber avantaj sağlayacaklarını düşündüklerini söyleyen Önder, Amerika’nın kuzeyi ve Latin Amerika gibi alternatif pazarlarda da çalışmaların devam edeceğini kaydetti.

2021 yılı verilerine göre sektör ihracatında üst sıralarda yer aldıklarını belirten Önder, firma olarak ihracatlarını son 10 yıllık dönemde 12 kat artırdıklarını ifade etti.

“Paritedeki değişim fazla etkilemez”

Euro/dolar paritesindeki değişimin ihracata etkilerine de değinen Önder, şunları söyledi: “Türkiye’nin gelirleri genellikle euro olduğu için bu zamana kadar parite kazancı elde ediyordu. Ancak paritenin eşitlenmesiyle beraber bu durum nötr hale geldi. İster istemez ihracat rakamlarının dolarla hesaplanmasından da kaynaklı olarak bir düşüş gerçekleşecek. Ancak duruma rasyonel bir şekilde baktığımız zaman, dünyanın her yerinde dolar paritesi güçlendi. Ben fiyatlarımı bu oranda artıracaksam, Çinli firma da ister istemez artıracak. Ben bunun ticaret açısından çok majör bir etkisi olacağını düşünmüyorum.”

“Resesyondan en az etkilenen ülkelerden biri olabiliriz”

Avrupa’daki resesyon endişeleri ile ilgili de konuşan Önder, tarihsel olarak baktıklarında dünyada son 150 yılda 14 kez resesyonun oluştuğuna dikkat çekti. Hemen hemen 10 yılda bir resesyon yaşandığını belirten Önder, “Diğer yandan dünya ticaretinden alınan pay yüzde 18 Çin, yüzde 8,5 Amerika, yüzde 8 Almanya. Gelişmiş ülkelerin etkilenmesi bizden daha ağır olabilir. Bence çalışır ve doğru bir strateji uygulayabilirsek Avrupa Birliği bölgesinde bu süreçten görece daha az etkilenen ülkelerden biri olabiliriz.” değerlendirmesini yaptı.

Türkiye’nin ülke olarak sanayi ve ihracatı yeni yeni öğrendiğini ve genel olarak ihracatın dışardan gelen talep ile ilerlediğini kaydeden Önder, bunun değişmesi gerektiğini vurguladı. İhracatın bu şekilde bir yere kadar gidebildiğine işaret eden Önder, firmaların artık ihracata yönelik stratejiler oluşturmaları gerektiğini ve daha aktif pazarlama faaliyetlerinde bulunmaları gerektiğini söyledi.

“Çin kendi ülke markasına yatırım yapıyor”

Ev ve mutfak eşyaları sektöründeki durumu da değerlendiren Önder, dünyada yaklaşık 104 milyar dolarlık bir pazar olduğunu, Türkiye’nin de bu pazardan 3,4 milyar dolar ihracatla yaklaşık yüzde 3,3 gibi bir pay aldığını belirtti. Sektör ihracatının son 10 yılda yüzde 56 oranında arttığına dikkat çeken Önder, pandemi dönemi ile beraber Türkiye’nin değerde yedinci sıradan beşinci sıraya yükseldiğini söyledi.

Pazarı çok büyük bir oranla Çin’in domine ettiğini belirten Önder, “Çin son yıllarda tüm pazarlarda Made in China markasına bir yatırım yapıyor. Eskiden bunu saklarken artık aksine daha da öne alıyorlar ve ihracata devam ediyorlar. Bilinenin aksine Çin pandemi döneminde hem dünyadan aldığı Pazar payını hem de ihracatını artırdı. Benzer şekilde Vietnam da sektördeki payını her geçen gün artırıyor ve Çin’e alternatif olma yolunda ilerliyor. Ayrıca bizim ana pazarımız olan Avrupa Birliği ile de yeni nesil bir STA imzalandı. Bu da hem sektör olarak hem de ülkemiz olarak yakından takip etmemiz gereken konulardan biri.” şeklinde konuştu.

Bu sene ilk 7 ayda ihracatta yüzde 5’lik bir büyüme olsa da üçüncü aydan sonra artış hızında bir düşüş yaşandığını da kaydeden Önder, Eylül ayından sonra durumun biraz daha netleşeceğini söyledi.

Haber

“Türk tekstil sektörü fiyat değil inovasyonla rekabet etmeli”

Duygu GÖKSU / İZMİR

Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası (AHK) Türkiye ile DÜNYA Gazetesi iş birliğinde “Sektörlerde Ufuk Turu” paneli İzmir’de gerçekleştirildi. Hugo Boss Tekstil Sanayi ev sahipliğinde düzenlenen panelde sektör olarak “tekstil” ele alındı. Toplantıda tedarik zincirinden, Avrupa Yeşil Mutabakatı hazırlıklarına uzanan farklı konu başlıkları ele alındı. Panelistler teknik tekstil, inovasyon, katma değerli üretim gibi konulara dikkat çekerek Türkiye’nin fiyat rekabetçiliğinden uzaklaşması gerektiğini vurguladılar.

AHK Türkiye Genel Sekreter Yardımcısı Hartwig Kühn’ün açılış konuşmasıyla başlayan düzenlenen panelin moderatörlüğünü DÜNYA Gazetesi Üst Yöneticisi Hakan Güldağ gerçekleştirdi.

AYSU: DEĞİŞİME EĞİTİMDEN BAŞLAMALIYIZ

Son iki yıldır markalaşma yönünde çalışmaları olduğunu söyleyen Aysu Tekstil Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sibel Aysu, “1999 yılında Denizli’de kurulduk. Sadece bebek tekstili üretiyoruz. 2005 yılında biz farklı bir şey yapmalıyız diye yola çıktık. Şu an yüzde 100 ihracat yapıyoruz. Kaliteye çok önem veriyoruz. Ana pazarımız Avrupa. Bebeğe dair her şeyi üretebiliyoruz. Markalaşma yönünde çabamız var. Konfeksiyon ihracatı yapıyoruz ve bir noktadan sonra marka olmak istedik. İki yıl önce e-ticaretle başladık, önemli adımlar attık” ifadelerini kullandı.

Sektörde katma değeri ve karlılığı yüksek tasarımın önemini vurgulayan Aysu, “Şirketlerin bazı alanlarda rahatlaması gerekiyor ki diğer alanlara yatırım yapabilsin ve kafa yorabilsin. Şirketim para kazanıyorsa ben katma değer konuşabilirim. Dünyanın doğal düzenine dönmeye çalışıyoruz. Bu da ciddi bir maliyet istiyor. Bunların en temel noktası da eğitim olarak karşımıza çıkıyor. İşe eğitimden başlamalı, bilinci değiştirmeliyiz” dedi. Tekstil sektörünün kadın istihdamına açık olduğunu vurgulayan Aysu, kadın erkek dengesini paralel şekilde taşımak gerektiğini de sözlerine ekledi.

GÜLLE: ENERJİ, SU VE ZAMANI İYİLEŞTİRMELİYİZ

Tekstil sektöründe kullanılan pamuğun önemli bir bölümünün Türkiye’de üretilmesinin ciddi bir girdi maliyeti avantajı sağladığını dile getiren Gülle Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Servet Gülle, “Bu topraklarda üretilen pamuklardan elde edilen kumaş ve ürünlerin hepsi buradaki insanların emeğiyle elde ediliyor ve diğer sektörlere göre ithalat girdi sayıları daha az” dedi.

Diğer sektörlerden ziyade tekstilde standart bir üretim olmadığını belirten Gülle, “Uzun dönemli planlar yaparak üretimi organize edemiyoruz. Bu aksiyon bize dinamizm de veriyor. Sektör birçok regülasyonda bu anlamda önde gitmeyi başarıyor. Büyük birçok marka, birkaç senedir ciddi denetimlerle beraber üreticileri belli standartlar için sıkıştırıyor. Son 5 senedir, istenilen standartlar dâhilinde beklentileri karşılamak üzere su veya enerji gibi alanları düzenlemek ve hedefl eri tutturmak için çalışmalara başladık. Su tüketimiyle ilgili, üretimde her makine başında sayaçlarımız var. Ölçümlerimizi ve bunların raporlamasını çok güzel yapabiliyoruz. Su tekstilde iki yerde kullanılır, bir kazan çalışırken bir de işletme içerisinde. Son olarak kullandığımız suyu işletmeye tekrar geri kazandıracak bir projeye başladık. Maliyetinden de öte su kaynakları gittikçe azalıyor. Suyu bulamazsak hiçbir işletme üretim yapamaz. Enerji, su ve zamanı iyileştirmek çok önemli” değerlendirmelerinde bulundu.

Makinelerin ithal edildiğini ancak onu doğru çalıştıracak kişileri yetiştirme ve orada bulunmasını sağlamanın da önemli olduğuna işaret eden Gülle, “Türkiye kendi çevresinde üretim yapan rakiplerine bakıldığında açık ara önde. Güzel bir tasarım yapmak da çok önemli. Modanın trendlerini sunmak da başka bir konu. Yapmamız gereken tasarım ve kalite. Bu konularda eğitilmiş insanlarımızın sayısı artırılmalı” diye konuştu.

AYDINLI: “ELİMİZDEKİ DEĞERLERİ MARKALAŞTIRAMIYORUZ”

Türkiye’nin örme kumaşta dünya pazarının yüzde 8,4’üne sahip olduğuna dikkat çeken Biray Kumaş AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Gökmen Aydınlı, “Türkiye’nin bu konuda ciddi alt yapısı bulunuyor. Çok dile getirilmese de dünyada Türk tekstiliyle ilgili iyi bir algı var. Türkiye’nin önemli bir gücü de dünyada GDO’suz pamuk üreten 4 ülkeden birisi olması. Ama elimizdeki bu değerleri markalaştıramıyoruz” dedi.Dünyanın en iyi elyafl arını üreten ülkelerden birinin de Ege Bölgesi pamuğu ile Türkiye olduğunu belirten Aydınlı, “Tarım politikalarındaki bir takım yanlışlıklardan dolayı Ege’de üretilen pamuk miktarı düştü ama ancak halen daha Türkiye ihtiyacının yüzde 60’ını üretebiliyor” diye konuştu.

Türkiye’de iplik makinesi yapılamadığını söyleyen Aydınlı, “Örme makinesini de küçük girişimciler haricinde yapamıyoruz. Boya ve terbiye makineleri yapıyoruz. Türkiye ağır sanayi hamlesini yapmakta çok geç kaldı. İplik ve örme makineleri, ağır sanayiye ve elektroniğe çok yüksek ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla buralardan iyi sonuçlar almamız şu an çok mümkün değil. Yan sanayi tarafında ciddi bir kapasite oluştu. Yüzde 25’lik bir kısmını yerli üreticiden karşılayabiliyoruz. Şimdi dünyada büyüme modelleriyle ilgili örneklere bakarsak Çin’in yapabildiği en önemli şey teknoloji transferiydi. Biz yapamadık ama Özbekistan bile bir iplik makinesi yatırımı konusunda baskı yapıp sonuç almış. Treni kaçırmamış olabiliriz” ifadelerini kullandı.

Hugo Boss’la çalışmalarının kaliteyi artırıcı yönde etki yaptığını söyleyen Aydınlı, “Kasımda üretime başlayacak olan 1 milyon Euro’luk bir yatırım var. Ardından 500 bin Euroluk bir yatırımımız daha olacak ve yeni bir fabrika üzerinde çalışıyoruz. Kapasiteyi büyütüyoruz” dedi. Aydınlı, sürdürülebilirlik anlamında geri kazanımları tüm fabrikalarda sağlamak gerektiğini ancak düşük fiyatlı perakende zincirlerinin bu değişime gitmekte zorlanacağını söyledi. Aydınlı, kurumsal şirketlerde insana verilen değerin fazla olduğunun görüldüğünü ve bu anlamda da gelişmek gerektiğini sözlerine ekledi.

GÜRKAN: “SİPARİŞLER KONUSUNDA SEÇİCİ OLMALIYIZ”

Konfeksiyon konusunda gelecekten umutlu olduklarını söyleyen Şevkat Boya Genel Müdürü Yücel Gürkan, “Günümüzde en önemli sorun bugünün konusu olan yeşil mutabakat. Gelecekteki su sıkıntısı ve firmaların bunun için yaptıkları alt yapı yatırımları çok önemli. Biz Şevkat Boya olarak 2030’a şimdiden hazırız” dedi.

Türkiye’nin tekstil alanında her siparişi yapabilecek bir ülke olma konumundan çıkmak zorunda olduğunu belirten Gürkan, “Teknik tekstil ve katma değeri yüksek kumaşlara yönelmeliyiz. İhracat konularına dikkat edilmesi lazım. Daha seçici olmak zorundayız. Bugün Türkiye’de çok ucuz tabir edilen perakende zincirleri var. Daha düşük kalitede, fiyat odaklı perakende zincirleriyle yapılan anlaşmalarla bu sistemler kurulamaz. Hugo Boss’un Türkiye’ye bakışını çok önemsiyorum” diye konuştu. Gençlere ağırlık vermek gerektiğini söyleyen Gürkan, şunları söyledi: “Dünyayı tanısınlar, dünya insanı olsunlar. Eğitim ve üretim çok önemli.”

Türkiye tekstil ihracatının en büyük pazarlarından biri Almanya

AHK Türkiye’nin, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri ve ortak projelerin geliştirilmesi gibi amaçlar doğrultusunda çalışmaları olduğunu aktararak konuşmasına başlayan AHK Türkiye Genel Sekreter Yardımcısı Hartwig Kühn, “Türkiye tekstil ve giyim sektörlerinde oldukça güçlü. 2020 yılı tekstil ve giyim ihracat rakamlarına baktığımızda Çin’in dünyanın en büyük tekstil ve giyim ihracatçısı olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin, tekstilde 4’üncü sırada ve giyimde ise 6’ıncı sırada yer aldığını görüyoruz. Türkiye’nin ticaret hacmi en büyük sektörü otomotiv ve üçüncü sırada giyim beşinci sırada ise tekstil ihracatı geliyor. Tekstil ve giyim sektörlerine birlikte baktığımızda ise otomotivden daha büyük olduğunu görüyoruz. Tekstil ve giyim sektörü Türkiye ekonomisi için çok önemli bir konumda yer alıyor. Almanya ve Türkiye arasındaki 2021 yılı ticaretine baktığımızda, Türkiye’nin Almanya’ya ciddi oranda tekstil ve giyim ihracatı yaptığını, Almanya’nın ise Türkiye’ye bu sektörlerde çok az miktarda satışı olduğunu görüyoruz” dedi. Türk tekstil sektörünün avantajlarından bahseden Kühn, Türkiye’nin önemli bir lojistik avantajı bulunduğunu ve yüksek miktarda organik pamuk üretiminin ciddi katkılar sağladığını belirterek, iyi eğitimli iş gücünün ve ülkeye yapılan yatırımların önemini vurguladı.

Mutlu: Türkiye fırsatları kalıcı hale getirmeli

Hugo Boss’un 9 ayda 900 kişiyi istihdam ettiğini ve 2023 yılı sonunda ise 5 bin 500 istihdam hedefi olduğunu aktaran Hugo Boss Tekstil Sanayi Tedarik Zincirinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Özgür Mutlu, “Tedarik zincirindeki kırılma sürecinde biz de gitmekte zorlandığımız ürün gruplarında kendimizi geliştirdik. Faklı ürün gruplarında kaslarımızı geliştirdik. Hugo Boss İzmir farklı konularda gruba destek olmaya başladı. Geçmişte Hugo Boss bütün hammadde satın alımlarını Almanya ve İsviçre’deki merkezlerinden yürütüp oradan İzmir’e gönderiyordu. Bu dönemdeki Hugo Boss grubuna sağladığımız destekler olarak iş modelinde farklı açılımlara girdik. Bunlardan biri de bütün hammadde tedarikinin buradaki lokal tedarikçilerimizle yürütmemiz oldu. 2022’nin 6’ncı ayı itibariyle yaklaşık 8,5 milyon euroluk ham madde doğrudan İzmir üzerinden satın alınmış oldu. Türkiye’ye olan talep devam edecek. Önemli olan şey tedarik zincirindeki kırılmanın ötesinde rekabetçi olmak ve grubun ihtiyacı olan yerlerde stratejik destek sağlamak. Bu da beraberinde yatırımlar getiriyor. Türkiye için doğan fırsatları kalıcı hale getirmek çok önemli. 2022 yıl sonunu 5,5 milyon adet üretimle tamamlayacağız. 2023 yılı sonunda her ürün grubunda büyüyerek bu rakamı 7 milyon adete çıkaracağız” diye konuştu. Kurdukları güneş enerjisi santraliyle, harcadıkları enerjinin yüzde 35’ini güneşten sağlamayı hedefl ediklerini söyleyen Mutlu, “Bununla beraber karbon salınımımızı düşürdük. Sadece kendimizi değil tedarikçilerimizi de yürüttükleri projelere göre değerlendiriyoruz. Sürdürülebilirliği karşılamayan bir tedarikçi varsa projeler geliştirip marka olarak bunu destekliyoruz. Türkiye geçmişte hep rekabeti fiyat üzerinden sürdürdü. Şu anda Türkiye sadece fiyatla rekabet etmek yerine kalite, inovasyon ve sürdürülebilirlikle mücadele etme noktasına gelmeli” dedi.

SEKTÖRLERDE UFUK TURU’NUN TEMASI TEKSTİL OLDU:

AHK ile DÜNYA işbirliğinde düzenlenen “Sektörlerde Ufuk Turu” paneli İzmir’de Hugo Boss’un ESBAŞ’taki fabrikasında ‘tekstil’ temasıyla gerçekleştirildi. Şevkat Boya Genel Müdürü Yücel Gürkan (soldan sağa), Biray Kumaş AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Gökmen Aydınlı, Hugo Boss Tekstil Sanayi Tedarik Zincirinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Özgür Mutlu, Gülle Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi Servet Gülle ve Aysu Tekstil Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Sibel Aysu’nun konuştuğu panelde, moderatörlüğü DÜNYA Gazetesi Üst Yöneticisi Hakan Güldağ yaptı.

Haber

“Pandemide rekabetçi kur ile değil Avrupa’ya ürün satarak öne çıktık”

Maruf BUZCUGİL – Hüseyin GÖKÇE

DÜNYA Gazetesi ve Sertrans Logistics iş birliği ile düzenlenen Dış Ticarette Yeni Ufuklar başlıklı etkinliğin ikincisi Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Toplantıda, Türkiye’nin pandemi sürecindeki tedarik zincirinde yaşanan kırılmanın yarattığı krizi, konumunun getirdiği avantajla fırsata çevirebileceği vurgulandı. Dünya genelinde resesyonun yılbaşından önce gelebileceğine değinilirken, rekabetçi kurun beklentilerin aksine ihracatçı açısından çok da avantaj oluşturmayacağı aktarıldı. ASO Başkanı Nurettin Özdebir’in açılış konuşmasının sonrasında, Piri Reis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Erhan Aslanoğlu, dünya ve Türkiye ekonomisine yönelik beklentileri içeren bir sunum yaptı. Ardından, DÜNYA Genel Koordinatörü ve Yazarı Vahap Munyar’ın moderatörlüğünde Dış Ticarette Yeni Ufuklar başlıklı panel gerçekleştirildi.

“Teknoloji açığını kapatmazsak rekabetçi yapıya kavuşamayız”

ANKARA SANAYİ ODASI BAŞKANI NURETTİN ÖZDEBİR

DÜNYA Gazetesi bizim için çok değerli bir platform. İş dünyasının, ekonominin nabzının attığı, kendimizi ifade edebildiğimiz Türkiye’nin önemli yayınlarından biri. Bu vesileyle DÜNYA Gazetesi’nin kurucusu merhum Nezih Demirkent’i de saygıyla anıyorum. 2022 yılının ekonomi gündemini, şüphesiz pandeminin devam eden etkileri, Rusya- Ukrayna savaşı ve küresel merkez bankaların kararları belirledi.

Türkiye ekonomisi sanayinin öncülüğünde ihracat performansı ile hızlı bir toparlanma süreci içesine girerek, yüksek büyüme rakamlarına ulaşan ülkelerden birisi oldu. Türkiye tarihsel olarak kıtalar arası geçiş noktası olması nedeniyle bu coğrafyanın girişimcileri dış ticarete de oldukça yatkındır. Dünya Bankası tarafından yapılan bir çalışmada Türkiye’nin ihracatının en önemli özelliklerinden bir tanesi esneklik olarak tanımlanmıştır. Yani herhangi bir pazarda sorun olması durumunda Türk ihracatçısı hızlı bir şekilde farklı pazarlara yönelebilmektedir.

2021 yılı sonu itibariyle 101.000 firmamız ihracat gerçekleştirmiştir. 2021 yılında ihracat ailesine katılan yeni firma sayısının 32 bini aşarken, 43 bin 264 firma da yeni pazarlara ihracat gerçekleştirdi.

Ülkemizin tercih ettiği büyüme stratejisi dikkate alındığında, ihracat ve ithal ikamesi üretim yapan firmalar ekonomik yapı içinde kritik öneme sahiptir. Bu nedenle döviz kurundaki değişkenliğin firmaların performansı üzerinde önemli etkiler ortaya çıkartmaktadır.

Özellikle reel kur son yılların en düşük seviyesinde ve bundan dolayı kur son yılların en düşük değerinde.

Döviz kurlarında meydana gelen değişimler firmaların rakipleri karşısındaki rekabet güçlerini de etkileyebilmektedir. Döviz kuru değişimlerinin firmaların niteliklerine göre rekabet gücü ve dolayısıyla nakit akışları üzerindeki etkisi olumlu veya olumsuz olabilmektedir.

Faiz kararı ile birlikte reel döviz kurunun son yıllarında en düşük seviyesine gelmesi, kur şoku ile kurların yükselmesi ithalat maliyetlerini olumsuz yönde etkiliyor.

“Yüksek ve orta ileri teknoloji açığını kapatmalıyız”

Kur artışı ile ortaya çıkan ihracat yüksek enflasyonla ihracatçının karlılığını eritmektedir. Kur ile bir yere kadar avantaj sağlarken, rekabetçi bir ihracat yapısına kavuşmak için, faktör verimliliği, üretim faktörlerinin kalitesi, doğru ve uygun sanayi politikası, yerli ara ve sermaye malı kullanımı, öngörülebilirlik ve ölçek gibi unsurlarla gerçek anlamda rekabetçi bir yapıya ulaşılır. Yüksek teknoloji ve orta ileri teknolojide son 5 yılda 220 milyar dolar seviyesinin üzerinde açığımız var. Bu açığı kapatamadığımız sürece, dış ticarette rekabetçi bir yapıya kavuşamayız ve daha çok satıp daha az kazanmaya devam ederiz.

Firmanın karbon emisyonunu düşürmesi yetmiyor, ülke geneline yaymalı

İKLİMLENDİRME SANAYİ İHRACATÇILAR BİRLİĞİ BAŞKANI MEHMET ŞANAL

● Birlik olarak sektörümüze yönelik ihracat odaklı bir stratejik plan hazırladık. Kendi bünyemizde sektörel analiz yapıp ihracat potansiyelini tespit ettik. Genel standart, elektrik sistemlerindeki değişim, firmalarımızın altyapısının buna uyumlu olup olmadığına baktık. Sektörel olarak 2012 den bugüne yıllık yüzde 35’lik büyüme yaşadık. Türkiye’de ihracat ortalaması kg başı 1.2 dolar seviyesindeyken, biz geçen yıl 4.6 dolar olan değeri bu yıl 5.2 dolara çıkardık. Sürdürülebilirlik, yeşil mutabakata yönelik çalışmalar yapıyoruz. Biz aslında bu dönüşümün merkezindeyiz. Avrupa enerji direktifleri değişti. Rusya-Ukrayna savaşı ciddi handikap oluşturuyor. Avrupa’da ısı pompalı sisteme geçiş başladı . Isı pompalarına talep 4-5 katına çıktı şu anda ürün yok. Bu yönde hazırlık yapmamız lazım. Enerji performansı yüksek ürün üretme yetmiyor, karbon emisyonunu düşürmek yetmiyor, karbon vergilerine yönelik emisyonların ülke genelinde düşürülmesi lazım.

Krizlerde fırsat da vardır, bizim çıkış yolumuz ihracattır

SERTRANS LOGISTICS YÖNETİM KURULU BAŞKANI NİLGÜN KELEŞ

● Fırsatın tekrar ayağımıza geldiğine inanıyorum. Satın alma alışkanlığının değişmesi e-ticaretin hızlı büyümesi, bizi avantajlı konuma getirdi. Eğer doğru dinamiklerle hareket edebilirsek, ki Çin ilk yola çıktığında lojistiği nasıl halledeceğini çözdü. Bizim iş dünyamızın önemli kısmı KOBİ’lerden oluşuyor. Bu avantaj bizim için büyük fırsat. Yeşil dönüşüm de bizim için büyük fırsat, tüketim alışkanlıkları hızlı ulaştırmayı kapsıyor. Lojistik gücümüz, ihracatçıya büyük avantaj sağlıyor. “Bir kolisini taşımaya başladığımız firma bugün dünyaya ihracat yapıyor” Yeşil mutabakat tüm dünyanın önünde. Biz ilk yeşil lojistik merkezini açmıştık. 2050 hedefleriyle, elektriği nasıl üretiriz, doğa dostu lojistiği nasıl uygularız gibi konulara kafa yoruyoruz. Normal koşullarda üretilen emisyonun en az seviyeye gelmesi için çaba gösteriyoruz. Yatırım üretim sağlamak, kârlılıklarını sağlamak doğal görevimiz. Hiçbir zaman umutsuzluğa düşme hakkını görmedim. Bu ülke Kurtuluş Savaşı’nı vermiş bir ülke. O halkın yoksulluğu, yokluklardan çıktıysa bu ülke, şu an fersah fersah ilerdeyiz, her şeyi başarabilecek gücümüz var. Avrupa’da girişimcilik çok geride, gençler girişimcilik niyetleri bile yok. Bir kolisini taşıdığımız firmaların, dünyaya ihracat yapan şirketleri görmek bizi çok memnun ediyor. Ne kadar kriz varsa o kadar fırsat da var. Fırsatları görebilmeli, daha fazla üzerine gidip, daha fazla yararlanmalıyız. Bizim çıkış yolumuz ihracat. Şirketimizin, ihracatçımızı rekabette daha fazla öne çıkaran destekleri hızlı şekilde artıyor.

İhracat yazılımımızı dünyanın her yerinden 300 bin kişi kullanıyor

TURBOARD CEO’SU YASEMİN ŞAHİN

● Hepimize büyük iş düşüyor. Biz 18 yıldır omzumuza yük aldık. Üniversitedeyken global düşünelim dedik. İletişim kurma şekli dahil bütün yapılanmaya etki ediyor. İhracatın yüzde 80’ini 10 ilin yapması olumsuz bir istatistik olarak görüyoruz. Adaletsiz bir dağılım vardı, bunu yükseltmek için farklı bir bakış yaptık. Yeni pazar bulabilmeleri için veri gücünü kullanmaya karar verdik. Bir yazılım geliştirdik, hedef ürün veya hedef ülke seçerek, hangi ülkelerden alım yaptığını, birim fiyatı, geçmişten bugüne nasıl trend ilerlediğini görme şansınız var. Oraya gitmeye gerek kalmadan doğrudan analiz yapmaya yol açıyor. Önemli bir kitle kullanıyor. Aktifb ank ile benzer bir çalışma yaptık. Özelleşmiş bir yazılım şirketiyiz. Dünya üzerinde 300 bin üzerinde kullanıcısı olan bir platforma dönüştü. Şirketler genellikle yatırım alarak büyürler, globalleşme yatırımın ardından gelir. Biz hiç yatırım almadık, 2 kişi ile başlayan şirketimizde bugün 110 kişi istihdam ediliyor. Sadece Türkiye değil dünyanın her yerinde kullanılıyor. Biz dünya ticaretini 6’lı GTİP kodlarıyla detaylı paylaşıyoruz. Kamerayı Türkiye’ye koyuyoruz. Buradan almazlarsa kimden ne kadara alıyorlar? Bunu ölçerek veriyoruz.

Konjonktür ekonominin kader kavşağı

DÜNYA GAZETESİ ÜST YÖNETİCİSİ HAKAN GÜLDAĞ

● Konjonktür çok önemli. Konjonktür ekonominin kader kavşağı. Bunu dikkate almak çok mühim. Kur artışı önemli ve şu anda belli ölçüde ihracatı etkiliyor. Ancak resesyon bundan çok daha etkili olacak gibi görünüyor. Türkiye’nin ihracatını yüzde 70 oranında çevresindeki ülkeler ve AB’deki ekonomik gelişmeler belirliyor. Kur sadece yüzde 30 etkiliyor. Çevremizden bir resesyon geliyor. Dünya Bankası küresel ekonomik beklentiler raporunda 2022 iyimser yüzde 2.9 büyüme öngörmüyor. Kötümser tahminlere göre ise yüzde 2.2’ye kadar geriliyor. Bu da 2.5 altı teknik olarak resesyon. Daha iç karartan taraf, 2023 için yüzde 0.8’lik beklenti var.

Yan sanayine yönelik üretim yapan bir firma, Çin’in pazarını kaptıklarını söyledi ama bunda da ücretlerin de rolü önemli oldu dedi. Biz 15 yıl önce 1 TL 2.15 Yuan ediyordu. Bugün 1 Yuan 2.15 Tl. aslında bu veri yoksullaştıran büyümeyi somut olarak ifade ediyor. Büyümede istediğimiz kalite ortaya çıkmıyor. Aslında Türkiye önünde bir fırsat gibi ortaya çıkıyor. Yüksek teknolojili ihracat bu noktada önemli. Türkiye hemen yüksek teknolojiyi hemen üretmek zorunda olmayabilir. Fransa’da da yüksek değil çok fazla. Ancak yeni sanayi devriminin ortaya çıkardığı teknolojiler, aslında bizim geleneksel ve çeşitli olduğumuz sektörleri büyütme kabiliyetine sahip. Ücret artış düşüşüne bağlı verimlilik yaratma çabasını, teknolojik dönüşümle desteklemeliyiz. Güney Kore gibi bir sektörün üzerine gitmek zorunda değiliz. Önümüzdeki 10 yıla yeşil ve dijital dönüşüm damgasını vuracak. Tarihçiler 10 yılı yazarken bu iki unsuru işin içine dahil edecekler. Bunlar Ar- Ge yoğunluklu teknolojiler. Firmalarımız yeşil dönüşüm ve fırsatını yakından izlemek zorundalar. Yerinde tüketim de ön plana çıkmaya başladı. Karbon emisyonunu artırmamak için yakından temin etmeyi tercihe başladılar. Talebe değil ihtiyaca odaklananların daha fazla öne çıktığı bir dönem yaşayacağız.

Hızlı gidiş ekonomide olası yavaşlamayı öne çekiyor

PİRİ REİS ÜNİVERSİTESİ REKTÖR YARDIMCISI PROF. DR. ERHAN ASLANOĞLU

● AB, genel olarak savaş kaynaklı enerji krizi sorunuyla karşı karşıya. Bu durum, sadece kışı soğukta geçirme riski ötesinde, arz şoku anlamına da geliyor. Bizim en büyük ihracat pazarımız olduğu için bizi de etkiliyor. Uzun süredir Çin’i konuşuyoruz ama önümüzde daha çok konuşacağız. Nüfusunun 1/5 ine karşılık gelen kapanma halinde olan 250 milyon nüfus var. Böylesine büyük bir ekonomi performansını gösteremiyor. Dış dünyaya entegrasyonda sorun yaşıyor, büyümle kaygıları artıyor. Çin’de konut sektöründe ciddi sıkıntı yaşanıyor, konut satışı ve fiyatı azalıyor. İnsanlar kendilerini daha fakir hissetmeye başladığı için iç talebi kesiyor. Konut kredi geri dönüş sorunu bankacılık sektörüne yansımaya başlıyor. Temerrüde düşen küçük bankalar var. Reel kriz finansal krize dönüşürse büyük risktir. Çin dünyayı çok meşgul edecek. ABD resesyonu çok konuşuluyor. Kesin değil ama olası resesyon daha erkene geliyor. FED stratejisi değişecek gibi, biraz durup bekleme yönünde.

“Dezenflasyon dönemine girilecek ama zamanı belli değil”

Teknolojik gelişmeler enflasyonu bastırabilir ama gençler daha minimalist, ev, araba alma konusunda daha muhafazakarlar. Tüketim eğilimi düşük. Pandemide devletler büyük destek verdi, borcu olan insanların geliri arttı. Asgari ücretin üzerinde destek verildi ABD’de. Hızlı gidiş olası yavaşlamayı öne çekiyor. Gelecek yılın ortasını beklerken, bu yılın sonuna doğru durgunluğa girmesini bekliyorum. Yeşil mutabakat ile fosil yakıtların belki son dönemi yaşanıyor. Bunu görenler yatırımları kısmaya başladılar ve arzı çok artırmıyorlar. Arzın artmadığı dönemde, talep fiyata baskı yapıyor. Fosil yakıtlar sonbaharda zirve görecek gibi. Sonra mutlaka çok ciddi bir düşüş yaşayacak.

“Ekonomi yönetimi seçim yaklaştıkça büyümede yavaşlamaya razı olmayacak”

Türkiye’de enflasyon bir numaralı gündem. İkame makro ihtiyati politikalar öne çıkıyor. Liralaşma konusunda yeni araçlar geliştiriliyor. Ekonomi yönetimi seçim yaklaştıkça büyüme de yavaşlamaya razı olmayacaktır, iç talebi canlandırıcı adımlar olabilir. KGF, konut talebini artıracak politikalar bekliyorum. Kur geçişkenliği çok arttı. Maliyet artışının hızlı geçişkenlik yaptığı ortamdayız. 2021’de arz talepten çok fazlaydı dövizde. Bu kadar arz fazlası olan yılda kur patladı. Dışarda faiz artarken içerde düştü ve kur üzerine etkisi oldu. CDS örneğin çok etkilendi. Para politikasının gevşemeye başlaması bizi ayrıştırdı. Para politikasının ortodoks olmaması, bugün 300 yerine 850’de tutuyor, CDS’i, hazine borçlanmasına 500 baz puan fark ediyor. Seçim sonrası, para politikasında normalleşme düşünüyorum, bu ekonomide yavaşlama da getirebilir. Beklentiler pozitife dönerse daha pozitif dönem olabilir.

“Pandemide rekabetçi kur ile değil Avrupa’ya ürün satarak öne çıktık”

Pandemide Çin’in farklı noktaya gitmesi, Türkiye’nin lojistikte öne çıkması için fırsat yarattı. Bunu rekabetçi kur ile değil, güç, çaba ile Avrupa pazarına ürün satmayı göstererek başardı. Bu kalıcı bir değişimdi aslında. Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Amerika da her ülke bunu yapamıyor.

Burası desteklendiğinde büyük potansiyel yaratabileceğini gösteriyor. Dünya yavaşlarken biz de yavaşlayacağız, ama Doğu Avrupa enerji sorununu daha çok yaşayacağı için bize yine fırsat sunabilir. Bizim ihracatımız günlük değişimlere çok odaklandığı için orta ve uzun vadeli strateji oluşturabilmek için yeterli efor ve zaman harcayamıyor.

Haber

Dünya nüfusu kasımda 8 milyara ulaşacak

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nın yayımlanan “Dünya Nüfus Beklentileri 2022” raporuna göre dünya nüfusu 15 Kasım 2022’de 8 milyara ulaşacak. Raporda dünya nüfusuyla ilgili birçok çarpıcı bilgi ve beklentiye de yer veriliyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Türkiye Temsilcisi Hassan Mohtashami, dünya nüfusunun son 10 yıllık dönemde insanlık tarihi boyunca en hızlı artışa sahip olduğunu söyledi.

Bu yıl kasıma kadar dünyanın 8 milyar nüfusa ulaşacağının tahmin edildiğini belirten Mohtashami, “2011 yılında 7 milyar nüfusa ulaşılmasından yalnızca 11 yıl sonra bu gerçekleşiyor. İnsan nüfusu son birkaç on yılda çok hızlı büyüdü. Aslında sadece 100 yıl veya 200 yıl önce dünyada genelinde bir milyar nüfusa ulaşılmıştı fakat son 100 yılda, 200 yılda nüfus önemli ölçüde arttı.” dedi.

“Yayımlanan rakamlardan ziyade insan unsuruna odaklanmalıyız”

Mohtashami, yayımlanan rakamlardan ziyade insan unsuruna odaklanılması gerektiğini söyledi.

Meselenin sayılarla ilgili olmadığını belirten Mostashami, “İster 8 milyar, ister 7 milyar veya daha az olsun, bireylerle ilgilidir. 8 milyar insanın her biri saygıyı ve saygınlığı hak ediyor. Tüm toplumlarda 8 milyar daha sağlıklı, daha üretken insana sahip olmaya çalışmalıyız yani sayılar ikinci önceliktir.” ifadelerini kullandı.

Mohtashami, bu konuda yayımlanan raporlar sonucunda ortaya çıkan nüfus artışı ya da düşüşünün aşırı ifadelerle olumlu ya da olumsuz değerlendirilmesinin doğru olmayacağını vurgulayarak, “Bunların hiçbiri uygun ve profesyonel politika oluşturacak düzeyde bir söylem değildir. Mesele şu ki eğer yeryüzünde yaşayan insanların hayatını kolaylaştırmak istiyorsak insanların kendilerine, haklarına ve seçimlerine odaklanmalıyız ve sonra sayılar içinde bir alan yaratabilir ve onu herkes için müreffeh bir dünya haline getirebiliriz.” dedi.

Açıklanan rakamlar doğrultusunda yorum yaparken ezbere söylemlerin doğru anlama gelmediğine dikkati çeken Mohtashami, “Daha fazla veya daha az insanın varlığı mutlak olarak daha fazla veya daha az müreffeh veya fakir nüfus anlamına gelmez. Bütün mesele, program ve politikaları herkese fayda sağlayacak şekilde düzenlemektir. Tüm programlardan elde edilecek faydaların herkes için eşit olmasını sağlamaktır.” şeklinde konuştu.

Mohtashami, “Eşitliksiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu, yeni bir olgu değil. Hiçbir zaman herkes için eşitlik mevcut olmadı. O halde bizim tercihimiz, mümkün olduğunca dünyadaki tüm nüfus için bir denge ve eşitlik yaratmaya çalışmak olmalıdır. Her birey önemlidir.” değerlendirmesinde bulundu.

Artan nüfusa karşılık hükümetlerin nasıl adım atması gerektiğine ilişkin soruya Montashami, “Sonuç olarak, hükümetler politikalarını eşitsizlik, hizmete erişim, sağlık, eğitim, istihdam gibi konuları ele alacak şekilde tasarlarsa kaynaklar yetersiz olmayabilir ve sonuç olarak herkes bundan faydalanacaktır. Aşırı nüfusla ya da nüfus azalmasıyla karşı karşıya olduğumuz şeklindeki panik yaratıcı söylem doğru değil. Odak noktası, insanların toplam sayıları değil, bu sayıların insanlar için nasıl çalıştığıyla ilgili olmalıdır. Sayıların sistemler için çalışmasını sağlamak yerine sistemleri sayılar için işlevsel hale getirmelisiniz.” görüşünü paylaştı.

“Göç meselesinde bireysel haklara odaklanılmalı”

Montashami, farklı tecrübelere sahip ülkelerin yardım ve dayanışma içinde olmasının da sorunların çözümünde kilit rol oynayabileceğinin altını çizdi.

Orta ve uzun vadedeki tahminlerin her zaman yüzde 100 doğru olacağı anlamına gelmediğini kaydeden Montashami, örneğin doğurganlık seviyelerinin, tahmin edilenden daha yüksek veya daha düşük gerçekleşebileceğini ancak kendi görevlerinin daha yüksek olasılıkları göz önüne alarak bir değerlendirme yapmak olduğunu söyledi.

Montashami, “Örneğin insan nüfusunun yüzyılın ortalarında yaklaşık 9 milyar ve bu yüzyılın sonunda 10 milyar civarında olacağını tahmin ediyoruz. Tahmin ettiğimiz rakamlar bu ancak gelişecek koşullara bağlı olarak inişler ve çıkışlar olabilir.” dedi.

İnsan nüfusunun şekillenmesinde bir başka önemli faktör göçle ilgili de bu gerçeğin insanlık tarihi boyunca mevcut olduğunu kaydeden Montashami, “Göçmen nüfusuyla birlikte şiddet, cinsiyete dayalı şiddet ve hizmetlerden yoksunluk ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla yine bu göç unsurundaki bütün mesele, aynı zamanda bireysel haklara da odaklanmaktadır. Her bir kişi ilgi görmeyi hak eder ve saygı duyulmayı, onurlu bir şekilde muamele görmeyi ve onlara sağlanacak hizmetleri hak eder.” ifadelerini kullandı.

Montashami, temsilcisi olduğu UNFPA’nın yaptığı çalışmalarla dünyadaki eşitlik ve adalet meselesi etrafındaki tüm söylemlerin daha eşit ve adil şekilde ifade edilmesi için gayret gösterdiğini belirtti.

UNFPA’nın somut görevlerinin arasında dünya nüfusunda eşitliksiz tablo yaratan koşulları en aza indirmek olduğunu söyleyen Montashami, örneğin anne ölümlerini azaltmak ve her türlü şiddet unsuru ile çocuk yaşta evlilikleri sıfıra indirmenin hedefledikleri misyonlar arasında bulunduğunu vurguladı.

“Dünya Nüfus Beklentileri 2022” raporu yayımlandı

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı tarafından açıklanan “Dünya Nüfus Beklentileri 2022” raporunda önemli veriler paylaşıldı.

Dünya nüfusunun 15 Kasım 2022’de 8 milyara ulaşacağı belirtilen raporda dünyanın 2030’da 8,5 milyar, 2050’de 9,7 milyar, 2080’lerde ise 10,4 milyar nüfusa ulaşacağı ve 2100’e kadar bu seviyede kalacağı tahmini yer aldı.

Raporda yer alan bilgilere göre ülkelerin yaş ortalaması 19’dan (Sahra Altı Afrika) 42’ye (Avrupa ve Kuzey Amerika) kadar çeşitlilik gösteriyor.

Raporda küresel yaşam süresi beklentisinin, 1990’dan bu yana neredeyse 9 yıllık bir iyileşmeyle 2019’da 72,8 yıla ulaştığı belirtildi.

2050’ye kadar Afrika kıtasının, dünyadaki tüm gençlerin (15-24) üçte birine ev sahipliği yapacağı tahmin ediliyor.

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı kadın başına doğum sayısının 2,1’in altında kaldığı ülkelerde yaşarken diğer ülkelerde çok büyük genç nüfus var ve hızla büyümeye devam ediyor.

Raporda 8 milyarın arkasında insanlığın elde ettiği bir başarı hikayesinin bulunduğu vurgusu yer alırken buna örnek olarak yıllar içinde yoksulluğun önemli ölçüde azalması ve sağlık hizmetlerinde, yaşam kalite ve sürelerini uzatan, anne ve çocuk ölümlerini azaltma anlamında dikkate değer ilerlemeler kaydedilmesi gösterildi.

Haber

Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut: Dünya ilaç sektörünün DNA’sı kökten değişiyor

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası (İEİS) ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut, “Gündem Özel” sorularımızı yanıtlarken, COVID- 19 sürecinin ilaç sektörünün ülkeler için stratejik değer taşıdığını net bir şekilde ortaya koyduğunu belirtti. Barut, dünya ilaç sektörüyle ilgili şu saptamayı yaptı: “Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık 9 ay gibi kısa sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının kalıcı olarak değişeceği bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.”

İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası ve Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut’a sorularımız ve yanıtları şöyle:

Normalde uzun yıllar alır

● Geçen yıl şubat ayından beri COVID-19 krizi dünyayı kasıp kavuruyor. Başta ABD olmak üzere en gelişmiş ülkeler bile pandemi nedeniyle sağlık tarafında büyük sıkıntılar yaşıyor. Sizce dünya ilaç sektörü pandemide nasıl bir sınav veriyor? Sektör üstüne düşeni yapabildi mi?

İçinden geçtiğimiz pandemi süreci, insan sağlığının yanında, dünya çapında kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik ve sosyal gelişimin ne kadar hayati bir ön koşul olduğunu bizlere net biçimde göstermiş oldu. Tüm dünyada bazı sektörler ön plana çıktı. Bu sektörlerin başında da sağlık ve ilaç sektörü geldi. İlaç sektörünün ülkeler için ne denli stratejik değer taşıdığı çok net bir şekilde anlaşıldı.

Pandemi ile birlikte dünyada çağın kitlesel savaşı diyebileceğimiz çapta büyük bir türbülans, büyük bir kriz ortamı yaşanırken, ülkeler öncelikli olarak sağlık sistemlerini ayakta tutmaya çalıştı. İlaç şirketleri de tüm güçleriyle COVID’e çare olabilecek ilaç ve aşı arayışına girdi. Normal şartlarda çalışmaları uzun yıllara dayanarak geliştirilen aşıların aksine, COVID-19 aşısının yaklaşık dokuz ay gibi kısa bir sürede geliştirilebilmiş olmasını, sağlık ve ilaç endüstrisinin tüm paydaşlarının DNA’sının artık kalıcı olarak değişeceği yeni bir döneme girişimizin işareti olarak görüyorum.

COVID-19 aşısının geliştirilmesi sürecinde küresel çapta ortak bir hedefe karşı yapılan işbirliğini, mRNA gibi görece yeni ve riskli biyoteknolojik alanlara yatırım yapılmasını, global ilaç endüstrisindeki kurum ve kuruluşların pandemi öncesindeki çalışma düzenlerini bir kenara bırakarak bu yeni sürece adapte olmasını ve dijitalleşmenin bize sunduğu fırsatları, endüstrimizin gelecek yolculuğu açısından çok kıymetli buluyorum.

İyi bir sinerji oldu

● COVID-19’a karşı koruma kalkanı olarak bulunan aşılar konusundaki gözlemleriniz nedir?

Aşıların bulunması, üretilmesi beklenen hızda gelişti mi? Dünyadaki aşılama temposu COVID-19 ve varyasyonlarından insanlığı ne kadar koruyabilecek? İlaç firmaları, üniversiteler ve tüm paydaşlar iyi bir sinerji gösterdi ve aşıları bir yıldan kısa sürede hazır ettiler. Otoriteler de acil kullanım onayı vererek, aşılarda normalde olan uzun klinik çalışma gerekliliklerinde esneklik tanıdılar. Normalde yıllar süren aşı geliştirme süreçlerinin aksine, tarihteki en hızlı ilerleyen aşı geliştirme süreci COVID-19 için yaşandı. Tüm dünya, bilim insanları, kuruluşlar, enstitüler seferber oldular. Bundan sonra önemli olan, tedbir yöntemlerini ve çözümleri titizlikle uygulamak. Aşıyı tedarik etmek kadar, aşılamanın planlı ve hızlı bir şekilde ülke genelinde yapılması da çok kritik. Her ülke bir an önce halkının tamamını aşılamak için çaba harcıyor, çünkü insan sağlığının yanı sıra ekonomik ve sosyal etkileriyle de salgının bir an önce bitirilmesi son derece önemli. COVID- 19 RNA bazlı bir virüs olduğundan, varyantlarının ortaya çıkması virüsün doğası gereği. İnaktif aşılar ve mRNA bazlı aşılar bu tür varyasyonlara karşı adapte olma esnekliğine sahip. Aşılama hızı ve oranı arttıkça varyantların etkisi de azalır diye düşünüyorum.

COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık, hazırız

● Aşıların ruhsatlarının serbest bırakılması konusu tartışılıyor. Pandemi gibi bir felaket yaşanırken şirketlerin, aşıları bulanların lisanslarının korunması etik midir? Lisansların serbest bırakılması için devlet destekleri gibi bir formül mü gereklidir?

Bu konunun yanlış bir şekilde ele alındığını düşünüyorum. Zira aşı formülüne sahip şirketlerin lisans vereyim, vermeyeyim gibi bir gündemi yok. Aşıya talep olağanüstü yoğun. Görüştüğüm şirketlerin tamamı zaman kaybetmeden aşıyı kendi ülkelerinin dışında da ürettirmek ve bu talebe cevap vermek istiyorlar. Dolayısıyla, süreç, sadece lisans verilip verilmemesine değil; çok daha büyük resme bakılmasını gerektiriyor. Önemli olan, lisans alınması yanında; gerekli finansmanın sağlanması, teknoloji transferinin en kısa sürede yapılması, gereken izinler ve acil kullanım onayının temini, hammadde tedariki, gereken şartlara haiz tesislerde üretim, aşıların gereken koşullarda taşınarak dağıtımı ve nihayetinde aşılamayı yapan sağlık kuruluşlarında aşının doğru koşullarda saklanması ile aşılama sürecinin organizasyonu gibi uçtan uca çok büyük bir global operasyonun yapılabilmesi.

Abdi İbrahim olarak COVID-19 aşısı üretim ruhsatımızı aldık. Altyapı ve finansman olarak aşı üretmeye hazırız. Fransa, Çin ve

Hindistan’daki firmalar ile ön anlaşmalarımızı yaptık. Özellikle faz aşamaları henüz tamamlanmamış birçok yabancı ilaç firması üretim anlaşması yapmak istiyor. Dolasıyla aşı ürettirme isteği patent koruması refl eksinin önünde diyebilirim.

Molekül keşfi için nakit teşvik gerekiyor

● Türkiye’deki şirketler yakın gelecekte kendi moleküllerini sıfırdan geliştirebilecek bir noktaya ulaşabilecek mi? Bunun için devlete, özel sektöre, üniversitelere hangi görevler düşüyor?

Ülkemizin sağlık alanındaki atılımını ve bunun önemli adımlarından biri olan milli ilaç geliştirilmesi hedefini son derece anlamlı buluyoruz. Yeni molekül keşfi çok uzun zaman isteyen ve ciddi kaynak gerektiren bir süreç. Öncelikle bu alanda kaynak, bilgi birikiminin sağlanması ve nitelikli işgücü yetiştirilmesi gerekiyor. Devletimizin, üniversitelerimizin ve ilaç firmalarının yoğun çaba ve işbirliğiyle ilerleyen dönemlerde bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz. Sektör olarak, şimdiye kadar verilen fiziki yatırım teşvikleriyle ciddi yatırımlar yapmış durumdayız. Ancak, molekül keşfi açısından bugüne kadar verilen teşviklerden farklı bir teşvik mekanizması oluşturulması ve özellikle bu alana yatırım yapan ilaç şirketlerine nakdi teşvikler sağlanması önem arz ediyor. Yeni molekül keşfi için Ar-Ge işin olmazsa olmazı. Son yıllarda sektörde Ar-Ge alanında umut verici gelişmeler yaşanıyor. Kamu bu alanın stratejik önemini fark etmiş durumda. Ar-Ge merkezi sayımız, bugün itibarıyla 33’e ulaşmış durumda. Bu merkezlerde yaklaşık 1450 kişi istihdam ediliyor. İlaç Ar-Ge harcaması, son 10 yılda yüzde 360 artış gösterdi.Yeni molekül geliştirme çalışmaları için Abdi İbrahim dahil bugün pek çok firmamızın üniversitelerimizle iş birlikleri mevcut. Molekül keşfi için önemli bulduğumuz bir diğer konu da ilaç şirketlerinin sağlık alanında faaliyet gösteren ve molekül geliştirebilme kabiliyetine haiz start-up ekosistemine daha fazla entegre olması. Global olarak halen geçerliliğini koruyan klasik molekül geliştirme çalışmaları yanında, molekül geliştirmeye odaklanmış start-up’ların olduğu ekosistemler yaratılması ve bunların teknolojik altyapı, insan kaynağı, tesis, finansmana erişim ile ülkemize rekabet avantajı yaratabilecek regülasyonlar ile desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. İlaç sektörünü besleyebilecek bu tip start-up kümelenmelerini oluşturabilirsek, ortaya çıkacak sinerji ile kendi moleküllerimizi geliştirmenin mümkün olacağına inanıyoruz.

Ham madde yerine biyoilaca yüklenelim

● COVID-19’da, birçok sektörde hammadde ve ara malda Çin’e bağımlılığın sıkıntı yaratabildiği görüldü. İlaçta da hammaddenin iki adresi var, Çin ve Hindistan. Önümüzdeki dönemde ilaç hammaddesi üretiminde Türkiye rol üstlenebilir mi?

İlaç hammaddesinde Çin ve Hindistan dünya pazarının yaklaşık yüzde 80’ine hakim. Bu iki ülke dışındaki tüm ülkeler ilaç hammadde tedarikinde yüksek oranda dışa bağımlı, neredeyse tüm firmalar hammaddeyi bu ülkelerden satın alıyor. Biz de Türkiye olarak ilaç aktif maddesinde maalesef yüzde 100’e yakın oranda dışa bağımlıyız diyebilirim. Pandeminin etkisiyle Çin ve Hindistan’dan hammadde temininin sıkıntıya girmesi, birçok ülkede ilaç üretiminde çok ciddi aksamalara neden oldu. Bu süreç başta ABD ve AB olmak üzere, dünyada hammadde tedarikinde tek bir ülkeye bağımlılık tartışmalarını artırdı. Ancak şunu gördük ki orta ve uzun vadede güçlü petrokimya endüstrisi, işgücü, arsa ve enerji maliyet avantajı, esnek çevre mevzuatı ve kurulu kapasitesi gibi nedenlerle hiçbir ülkenin bu alanda Çin ve Hindistan’la rekabet etmesi mümkün değil. Elbette biz de hammadde üretmeliyiz. Fakat üretilecek hammaddeleri binlerce alternatif arasından çok iyi seçmeliyiz. Çünkü dünyadaki bütün ilaç aktif maddelerini Türkiye’nin üretme şansı olamaz. Ülkemizde bu alanda izlenmesi gereken yol, endüstri 4.0’ın yarattığı verimlilik artışlarından azami ölçüde istifade ederek Çin ve Hindistan’a karşı olan maliyet dezavantajımızın azami ölçüde kapatılması, stratejik olarak önem taşıyan ve yüksek katma değerli olduğu için üretilmesi anlamlı olan bazı ilaç aktif maddelerinin seçilmesi ve bunların sadece Türkiye’deki ilaç üreticilerine değil global olarak satışına odaklanılmasıdır. Ancak, ilaç aktif maddesi üretimi gibi karşılaştırmalı üstünlüğümüz olmayan bir alana kaynak ayırmak yerine; asıl hedefin, yeni molekül keşifl erinin desteği ile yüksek katma değerli biyoteknolojik ürünlerin üretimine ve ihracatına odaklanmamız gerektiğine inanıyoruz.

İlk etapta 20 milyon doz aşı üretim kapasitemiz var

● Türk ilaç sektörü yerli, yabancı oyuncusuyla pandemide nasıl bir sınav verdi, veriyor. Sizin şirketiniz de dahil, bazı Türk şirketleri ve üniversiteler yerli aşı konusunda yol almış görünüyor. Yerli aşı ne zaman devreye girebilir?

Abdi İbrahim olarak Acıbadem Labcell ile yerli aşımızın üretimi için işbirliği içinde çalışmalara devam ediyoruz. Aşının çok yakın zamanda Faz I çalışmalarının başlayacağını umuyoruz. 109 yıllık tecrübemiz, biyoteknoloji alanındaki yetişmiş insan kaynağı, Türkiye’nin en büyük ve en modern biyoteknolojik ilaç üretim tesisi olan AbdiBio’nun sağladığı imkanlarla yerli aşı üretmeye hazırız. Acıbadem Labcell tarafından geliştirilen yerli aşının ve üretimi için ön anlaşmalar yaptığımız aşıların yıl sonunda veya 2022 başında kullanıma hazır hale gelmesini umuyoruz. Türkiye hem tesis olarak hem de insan kaynağı olarak aşı üretebilecek tüm olanaklara sahiptir. Aynı zamanda aşı üretimi için gereken yasal onayları tamamlanmış yüksek kapasiteye sahip tesislerimiz de bulunmaktadır. Pandeminin birkaç yıl daha süreceği ve dünyada aşı arz ve talebi arasında büyük bir dengesizlik olduğu dikkate alındığında, halkımızın salgından sürdürülebilir biçimde korunması için yerel aşı üretiminin gereklilik olduğunu düşünüyorum. Sağlık Bakanlığı’nın, biyoteknolojik ilaç üretim tesisimiz AbdiBio’da yaptığı denetimler sonucu, mRNA bazlı ve inaktif aşıların üretim ve dolumu için izin belgemizi aldık. İlk etapta 20 milyon doz aşıyı üretebilecek kapasitedeyiz. COVID-19 aşısının daha fazla miktarda üretimi için ek yatırım yapılması gerekirse, bunu da kısa süre içinde yapmaya hazırız. Bu yatırımı yapıp kapasitemizi artırırsak, 40 milyon doz aşı üretebiliriz.

En kıymetli çözüm tedavi edecek ilaçların geliştirilmesi

● Dünyada COVID-19 ve varyasyonlarına karşı ilaç geliştirilmesi konusunda nasıl bir tempo söz konusu? Mevcut ilaçlardan daha güçlü tedavi edici özelliği olacak ilaçların bulunması, geliştirilmesi aşıya göre daha mı zordur? Pandemiye kesin çözüm olabilecek ilaç veya ilaçların bulunması ne kadar zaman alır?

Kısa vadede salgını kontrol altına almak için çözüm olan aşının dışında, uzun vadeli ve sürdürülebilir olan en kıymetli çözüm hastalığı önleyebilecek ya da tedavi edebilecek ilaçların geliştirilmesidir. Dünyada virüsü yok edebilecek moleküller üzerinde araştırmalar devam ediyor. Henüz kesinleşmiş umut verici bir molekül ya da tedavi önerisi bulunmamakta. Bu aşamada yapılması gerekenin, vaka sayısının hızlı aşılama ile kontrol altına alınması ile ilaç çalışmalarına zaman kazandırılması olduğunu düşünüyorum. İlaç geliştirme çalışmalarının da hızla tamamlanmasını umut ediyorum.

1800’e yakın ruhsat başvurusu bekliyor

● Türk ilaç sektörü 2020’yi nasıl tamamladı? Sektörün büyüklüğü hangi düzeye ulaştı? Yaşadığınız sıkıntı ve sorunlar neler oldu? Çözüm konusunda yol alabildiniz mi?

Türk ilaç pazarı, 2020 yılında kutu bazında yüzde 6.9 küçüldü. TL bazında ise yüzde 17.7’lik büyüme gösterdi ve 47.9 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaştı. Bu büyümede Şubat 2020’deki yüzde 12.1’lik ilaç fiyat artışının yanı sıra kronik hastalara daha evvel aylık verilen ilaçların pandemi nedeniyle üçer aylık verilmeye başlanmasının etkili olduğunu söyleyebiliyoruz. Kutu bazındaki düşüş ise yine COVID nedeniyle vatandaşlarımızın hastanelere ve doktora gitmekten imtina etmesiyle açıklanabilir. 2021 yılının ilk çeyrek verilerine baktığımızda, pazarın 2020 yılının aynı dönemine kıyasla kutuda yüzde 13 küçüldüğünü; TL’de ise yüzde 14 büyüdüğünü görüyoruz. Uluslararası standartlarda üretim yapan 96 ilaç ve 11 hammadde üretim tesisimiz bulunuyor.

Ülkemizin ilaç ihtiyacının yüzde 88’ini yurt içi üretimle karşılıyoruz. Endüstrimizin gelişimi önündeki bazı engelleri de sıralamak isterim. Öncelikle üretim kapasitemizi en aktif şekilde kullanmak ve gücümüzü artırmak için Sağlık Bakanlığımızın önderliğinde 2016 yılında hayata geçirilen ancak Avrupa Birliği’nin Dünya Ticaret Örgütü nezdindeki şikayeti sebebiyle durdurulan ilaçta yerelleşme uygulamasının kararlılıkla sürdürülmesini bekliyoruz. Hem ulusal hem çok uluslu pek çok ilaç firmamız da sürece katkı sağlayacak her türlü yatırım ve hazırlığı yapmış durumda. Yerelleşme sayesinde ithal ettiğimiz ürünlerin lokal üretimine başlayarak cari açığın kapatılmasına sektör olarak katkı sağladık. Üretim anlaşmaları sadece yurtiçindeki pazarla sınırlı kalmadı, aynı anlaşmaların devamında ihracat da yapar hale geldik.Ülkemizdeki yerelleşme uygulamasının taraf olduğumuz uluslararası karar ve sözleşmelere aykırılık göstermediğini düşünmekteyiz. Bu kapsamda, fi rmalarımızın çok ciddi yatırımlar yaptığı ve başından beri büyük bir hassasiyetle yürütülen yerelleşme politikasının aynı kararlılıkla, taviz verilmeden sürdürülmesini bekliyoruz.

Endüstrimizin gelişimi adına yüksek ölçekli yatırımlarımızı 2010 yılından bu yana yaşadığımız fiyat sorununa rağmen hayata geçiriyoruz. Yeni tesisler kurmak, yenileme çalışmaları yapmak, üretemediğimiz ürünleri üretir hale gelmek için de yoğun yatırımlar içindeyiz.

İlaç endüstrisi olarak uzun yıllardır büyük bir fedakârlık içindeyiz. Kamunun ilaç harcamalarından tasarruf etmek için gösterdiği çabaya destek oluyoruz. Ancak ülkemizin yerli ve milli ilaç endüstrisinin gelişiminin daha fazla sekteye uğramaması için atılması gereken öncelikli adım mali disiplin odaklı ilaç fi yat politikasından vazgeçilmesidir. Mevcut fi yat politikası düzenlenmez ise; pazara erişimin azalacağını, sektörün yatırım gücünü kaybedeceğini ve belirli ürünlerde ithalat tekelinin kırılamayacağını öngörüyoruz. Endüstrimizin bir diğer önemli sorunu ise çok uzun süredir devam eden ilaç ruhsatlandırma süreçlerinde yaşanan gecikmeler. 2020 yılında, önce bu alanda çalışan komisyonların oluşturulmasındaki gecikmeler; ardından bu komisyonların hızlı ve etkin biçimde devreye alınamaması nedeniyle sektörün 1800’e yakın ruhsat başvurusu uzun süredir bekliyor. Bu kapsamda bir an önce komisyonların tam kapasiteyle ve toplantı sıklıkları artırılarak faaliyete geçmesini sağlayacak koşulların ve yeni bir yapılandırmanın hayata geçirilmesini bekliyoruz. İlaçlarımızın pazara girişini geciktiren mevcut durum, hastalarımızın tedavileri için bu ilaçlara ulaşamamalarının yanı sıra kamu maliyesine de yük getiriyor.

Türkiye’de biyoilaç 8.4 milyar lirayı buldu

● Dünyada ve Türkiye’de ilaç sektörü önümüzdeki 10-15 yılda hangi yönde değişimler yaşayacak? Biyoilaçlar kimyasal olanların yerini alabilecek mi? İlaç endüstrisi, gelirlerinin ortalama yüzde 16’sını Ar-Ge’ye yatırır. Buna ilaveten genetik dizilim, biyomühendislik, 3D printer teknolojisi, bilgi analitiği, otomasyon, yapay zeka ve makine öğrenmesi gibi endüstri 4.0 unsurlarının yardımıyla çok önemli gelişmelerin yaşanacağı, hasta odaklı ve kişiselleştirilmiş biyoteknolojik ilaçların ön plana çıkacağı bir döneme girdiğimizi vurgulamak isterim.

İnsan vücudundaki hücrelerin bağışıklık tepkisi verip, virüse karşı savunma yapabilmesi için gereken proteinlerin üretebilmesini sağlamak için, virüse ait genetik bilgilerin hücrelere taşınmasına dayanan mRNA aşıları, biyoteknoloji alanında yaşanan atılımlara sadece bir örnektir. Genom üzerinde değişiklik yapabilme, DNA dizilimini düzenleme ve değiştirme imkanı sunan CRISPR teknolojisinin daha yaygın biçimde kullanılmasıyla, çeşitli kanser türlerinden bugün henüz tedavisi bulunmamış birçok nadir hastalığın tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilebileceğine inanıyoruz. Hem dünyada hem ülkemizde biyoteknolojik ilaç pazarı hızla büyüyor. Kimyasal ilaçlarla tedavi edilemeyen hastalıklar artık biyoteknolojik ilaçlarla tedavi edilir hale geldi. Nitekim bu ürünlerin dünya ilaç pazarındaki payı yüzde 30’lara ulaşmış durumda.

Türkiye biyoteknolojik ilaç pazarının payı 2020 yılında yüzde 25 seviyesine ulaştı. Firmalarımız biyoteknoloji alanına ciddi yatırımlar yapıyor. Bu ürünleri üretebilmek için yoğun şekilde teknoloji transferi, know-how ve insan kaynağı yatırımı yapıyoruz. Dünyanın önde gelen biyoteknoloji firmaları ile stratejik ortaklıklar kuruyoruz. 2020 yılında Türkiye’de 23.6 milyar TL’ye satılan ithal ilacın 8.1 milyar TL’lik kısmı biyoteknolojik ilaçlardır. Biyoteknolojik ilaçların tamamına yakınını ithal ediyoruz. Bu model ülkemiz için sürdürülebilir değildir. Biyoteknolojik ilaçları ülkemizde üretmemiz, ithalatımızı azaltacağı gibi ihracatımızı da artıracak ve cari açık üzerinde çift yönlü olumlu etki yaratacaktır. Üstelik katma değeri çok daha yüksek olan bu ürünlerin ihracatıyla ülkemizin katma değerli ihracat hedefine de büyük katkı sağlamış olacağız. Ortalama kilo değeri 1.4 dolar olan ülkemiz ihracatına, kilo ihraç değeri 1000 doların üzerinde olan biyoteknolojik ürünleri eklemek en büyük arzumuz.

Haber

İSO, ilk Çocuk Meclisi’nde “sürdürülebilir sanayi” sözü verdi

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisi, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kapsamında oda tarihinde ilk kez Çocuk Meclisi toplantısı gerçekleştirdi.

İSO açıklamasına göre, “Sürdürülebilir Gelecek İçin İSO’nun Çocuklara Taahhüdü” ana gündemi ile düzenlenen İSO Çocuk Meclisi toplantısı, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın ev sahipliğinde Meclis ve Meslek Komiteleri Üyelerinin çocuk ve torunlarının katılımıyla video konferans üzerinden gerçekleştirildi.

Toplantıda İSO Çocuk Meclis Başkanlığı’nı 12 yaşındaki SEV Ortaokulu 6. Sınıf öğrencisi Alp Tamay üstlenirken, açılış konuşmasını İSO Meclisi Çocuk Yönetim Kurulu Başkanı olarak 11 yaşındaki Bahçeşehir Koleji 5. Sınıf Öğrencisi Melike Berra Görçeker gerçekleştirdi. Toplantıya İSO Meclisi ve MK Üyeleri de katılarak gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

“Bundan sonra daha dikkatli olacağız”

Açıklamada, İSO Çocuk Meclisi’nde ifadelerine yer verilen İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarken, sanayiciler olarak çocuklara daha yaşanabilir bir dünya bırakma sözü verdi.

Erdal Bahçıvan şunları kaydetti: “Sevgili çocuklar, bugün gezegenimizin çok önemli küresel sorunları var, iklim değişikliği, doğal kaynakların tükenmesi, nüfus artışı gibi. Bu noktada büyükleriniz olarak, size karşı sorumlu olduğumuzu düşünüyoruz. Biz büyükler dünyayı, doğal kaynakları biraz hor kullandık; bugünü yaşarken geleceği pek fazla dikkate almadık. Ama inanın artık bu konudaki farkındalığımız arttı. Ortaya çıkan sürdürülebilirlik kavramı, bugün doğal kaynakları kullanırken, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da gözetmek, onların hayatını daha şimdiden riske atmamak demek. Doğaya, çevreye ve siz gelecek kuşaklara söz veriyoruz: Bundan sonra daha dikkatli olacağız. Bu kötü gidişe artık ne siz müsaade edeceksiniz ne de biz. Bu gidişi yönlendirmekte, elbette sanayiye büyük görev düşüyor. Geleceğimizi inşa edecek sürdürülebilir bir sanayiyi size bırakmak zorunda olduğumuzu biliyor ve o doğrultuda çalışıyoruz.”

“Bugünün sanayicilerine ve biz çocuklara büyük sorumluluk düşüyor”

Bahçıvan’dan sonra toplantıyı başlatan İSO Çocuk Meclisi Başkanı Alp Tamay ise “Bu çok özel günde Türkiye’miz sanayisinin en önemli lider örgütü olan İSO Çocuk Meclisi’ne başkanlık etmekten onur duyuyorum. Günümüzde öne çıkan en önemli unsur olan sürdürülebilirlik deyince, akla ilk doğanın sürdürülebilirliği geliyor. Biz çocuklar olarak, üretimin ve sürdürülebilir büyümenin sağlanmasını, sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için kurumsal yönetimin yaygınlaştırılmasını, iklim değişikliği konusunda daha fazla farkındalık yaratılmasını, dünyanın gelişmiş ülkelerinin 2050 yılı sıfır karbon hedefinin gerçekleşmesini istiyoruz.

Bütün bunların gerçekleşmesi için bugünün sanayicilerine ve biz çocuklara büyük sorumluluk düşüyor. Bizler, bu sorumluluğumuzun bilincinde olan çocuklar olarak, nesilden nesile aktarılacak sürdürülebilir üretim ve gelişme bilincinin yaşam tarzımız haline gelebilmesi, kaynakların daha verimli kullanılması, çevre bilincinin tüm topluma ve dünyaya yaygınlaştırılabilmesi ve Türkiye’mizin sürdürülebilir büyümesi ve dünyanın en gelişmiş 10 ekonomisi için yer alması için yılmadan çalışacağımıza söz veriyoruz.” ifadelerini kullandı.

“Bizlere nasıl bir Türkiye bırakacaksınız?”

İSO Çocuk Yönetim Kurulu Başkanı Melike Görçeker de şunları aktardı: “Bizlerin geleceğini şekillendirmede karar verici olan siz değerli büyüklerimiz, yarının Türkiye’sinin mimarlarısınız. Peki bizlere nasıl bir yarının Türkiye’si bırakmayı hayal ediyorsunuz? Bu sorunun cevabı bizim için çok önemli. İklim değişikliği, kaynakların verimli kullanılması, toplumların refah içerisinde yaşayabilmesi için sürdürülebilir üretimin sağlanması gibi önemli konularda toplumsal farkındalığın oluşturulması, bugünkü karar alıcıların, üzerinde dikkatle durması gereken başlıklar olarak karşımızda. Ancak sadece başlık olarak değil bu konular üzerinde biz çocuklardan başlamak üzere toplumda kapsamlı bir farkındalık kampanyası başlatılmasını yarının dünyası için çok önemli görüyorum. Siz değerli sanayici büyüklerimin, bu konuda öncü olabileceğinizi düşünüyorum. İSO’nun değerli yöneticilerinden geleceğimiz için yol gösterici olacak adımlar bekliyoruz. Çok daha güzel 23 Nisanlar için, yarınlarımızı ellerimizden almayın.”

Çocuklar için “İSO 20 bin Üye Ormanı”na birer fidan dikildi

Öte yandan açıklamaya göre, toplantıda söz alan Çocuk Meclis Üyeleri, iklim değişikliği konusunda daha fazla farkındalık yaratılması, suyun ve havanın temiz kalması, atıkların çevreye zarar vermemesi ve yeteneklerini geliştirebilecekleri işlerde çalışmak gibi taleplerde bulundu. İSO, günün anlam ve önemine ithafen meclis toplantısına katılan tüm çocuklar adına İSO 20 bin Üye Ormanı’nda birer fidan dikerek sertifikalarını kendilerine takdim etti.

Haber

40 liderin katıldığı İklim Zirvesi başladı

ABD Başkanı Joe Biden’ın ​​​​​​​26 Mart’ta, 40 dünya liderine gönderdiği davet üzerine ABD’nin ev sahipliğinde sanal ortamda yapılan İklim Zirvesi, Biden’ın konuşmasıyla başladı.

İki gün sürecek zirvede, gelecek 10 yıl içinde karbon emisyonunun azaltılması, iklim faaliyetlerinin özellikle de istihdam ayağı üzerinden ekonomik faydaları, dönüşüm teknolojileri ve küresel iklim değişikliği için çalışan devlet dışı aktörlerin tanıtılmasına odaklanılacak.

Zirvede açılış konuşmasını yapan ABD Başkanı Biden, yeni sunduğu altyapı planında da iklim değişikliğinin etkilerine temas ettiklerini belirterek, “Ben hem kritik altyapımızı inşa etmek hem de temiz teknolojiyi bunlara uygulamak istiyorum. Bunlar hem bugüne hem de yarına yatırım olacaktır.” ifadesini kullandı.

İklim değişikliği konusunda bilimin inkar edilemeyeceğini ve eylemsiz kalamayacaklarını vurgulayan Biden, altyapı paketi kapsamında ülke geneline elektrikli araç şarj istasyonları kurulması, eski madenlerdeki gaz sızıntılarının önlenmesi, karbon ve sera gazı salınımları ile ilgili gerekli düzenlemelerin yapılmasını önerdiklerini anlattı.

Ülkedeki tüm sektörlere iklim değişikliği noktasında önemli görevler düştüğünün altını çizen Biden, “ABD, 2030’a kadar sera gazı salınımını yarı yarıya düşürmeyi planlıyor. Millet olarak bu hedefe doğru ilerliyoruz. Sadece daha müreffeh yaşamak için değil, daha sağlıklı, adil ve temiz bir gezegen için de ekonomik adımlar atarsak, bunu gerçekleştirebiliriz.” mesajını verdi.

2050’ye kadar sıfır karbon emisyonu

ABD’nin 2050’ye kadar sıfır karbon emisyonu seviyesine ulaşmayı da amaçladığını vurgulayan Biden, “Ancak Amerika, dünyadaki karbon emisyonunun sadece yüzde 50’sinden daha azını teşkil ediyor. Hiçbir millet bu sorunu tek başına çözemez. Dünyanın en büyük ekonomilerini temsil eden ülkeler olarak adım atmalıyız.” çağrısında bulundu.

Tüm ülkelerin temiz enerji adına cesur adımlar atması gerektiğini kaydeden Biden, “Hadi daha sürdürülebilir bir gelecek için yarışalım. Çağımızın bu varoluşsal kriziyle anca böyle başa çıkabiliriz. Bunun ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.” dedi.

Bugünkü zirvenin kasım ayında Glasgow’da yapılacak iklim zirvesi için de önemli bir adım olduğuna işaret eden Biden, tüm katılımcılara teşekkür etti.

Blinken’dan zirvede “diplomasi” vurgusu

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken da iklim değişikliyle mücadelede küresel bir işbirliğinin önemine işaret ederek tüm ülkelerin bu küresel sorunla mücadelede birlikte hareket etmesi gerektiğini belirtti.

Blinken, diplomasiyi daha fazla çalıştırarak bu sorunun çözümüne ilişkin yolların ortak bir şekilde aranması gerektiğini, bu yönüyle İklim Zirvesi’nin önemli bir fırsat olduğunu vurguladı.

Zirveye, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel gibi dünya liderlerinin yanı sıra, Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Franciscus da katılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugünkü ilk oturumda konuşması bekleniyor.

Haber

Yeni nesil kapitalizm, verilerimizle besleniyor

GÜLSEREN ÜST POLAT – DENİZ KILINÇ

7 milyar 800 milyonluk nüfusuyla dünya, dijital teknolojiler ve inovasyonun belirleyici olduğu bir çağdan geçiyor. İnternetin icadından itibaren hızı artan bu dijital dönüşümle artık, veri en büyük pazarlardan biri olarak öne çıkıyor. İnternet üzerinde ve sanal ortamlarda üretilen, tüketilen, satılan ve kullanılan veriler, teknoloji şirketleri için de farklı bir gelir alternatifi oluşturuyor. Facebook, Google ve Amazon gibi veri tabanlı platformlar, bireysel kullanıcı verileri ile müşterilerine daha iyi hizmet sunuyor fakat diğer yandan “hedefli reklamlar” ile milyarlarca dolar gelir elde ediyor.

PARA KAZANMIYOR AMA KAZANDIRIYORUZ

Ziyaret ettiğimiz her web sitesi, sosyal medyada beğendimiz her post, online alışveriş sürecindeki her adımımız ya da belirttiğimiz her konimi… Bunların tamamı arkamızda bıraktığımız dijital ayak izleri ve sosyal medya uygulamaları, e-ticaret siteleri ya da internet arama motorları tarafından kullanılarak bir şekilde tekrar önümüze çıkıyor. Ardımızda bıraktığımız tüm veriler dijital gölgemize ekleniyor ve reklam verenlere satabilmek için kullanıyor. Yaratılan bu yeni ekonomi modeli ile de ciddi kârlar elde ediliyor. Üstelik veriyi üreten bizlere hiçbir ücret ödenmiyor. Bir anlamda 4.6 milyar internet kullanıcısı veri tabanlı platformlar için gönüllü çalışıyor.

Son kullanıcı deneyimini geliştirmek için kişisel veri kullanan bu şirketlerin politikaları, kişisel gizliliğin yanında çevresel, politik ve ekonomik sorunlara da katkıda bulunarak büyük bir veri atığına yol açıyor. Peki, bu izleme-gözleme kapitalizminde veriyi üretenlerle veriyi kullananlar arasındaki simbiyotik ilişkinin geleceğinde bizi ne bekliyor?

4,6 MİLYAR VERİ ÜRETİCİSİ

DataReportal verileri, Ocak 2021 itibariyle toplam 4,6 milyar kullanıcıyla dünya nüfusunun yüzde 59,5’inin internet kullanıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Toplam internet kullanıcılarının yüzde 92,6’sı internete akıllı telefonlar üzerinden erişiyor. Platformun Birleşmiş Milletler (BM), Eurostat, yerel hükümetler ve şirket raporları gibi çeşitli kaynaklardan topladığı verilere göre, internet kullanıcı sayısındaki artış hızla devam ediyor. Son bir yılda toplam 319 milyon yeni internet kullanıcısı oluşurken, internet kullanıcılarının yıllık yüzde 7 gibi bir hızda büyüdüğü belirtiliyor. Bu da, her gün 875 bin kişinin internet kullanmaya başladığını gösteriyor.

SOSYAL MEDYA KULLANICILARININ %98,9’U MOBİL

İnternetin ortaya çıkışının ardından bir sonraki büyük adım olan sosyal medya, teknoloji sektörünün en hızlı ilerleyen alanlarından biri. E-ticaret, sağlık, beslenme, ulaşım gibi birçok sektör, sosyal medyayla yeniden şekilleniyor. Bunda da sayıları giderek artan sosyal medya kullanıcıları etkili oluyor. Dünya genelinde yer alan aktif4,20 milyar sosyal medya kullanıcısı, toplam nüfusun yüzde 53,6’sını oluşturuyor. Ortalama olarak yıllık yüzde 13 gibi bir hızda artan sosyal medya kullanıcılarının büyük bir çoğunluğu olmak üzere yüzde 98,8’i sosyal medya uygulamalarına akıllı telefonlarından erişim sağlıyor.

Son dönemlerde pandemiyle birlikte önemi artmaya başlayan mobilite, internet kullanımında da kendini göstermeye başladı. Erişilebilirlik ve iletişimin gün geçtikçe önem kazandığı böylesine bir dönemde özgün mobil kullanıcı sayısı Ocak 2021’de 5,22 milyara ulaştı. DataReportal’ın GSMA Intelligence verilerinden derlediği bilgilere göre özgün mobil kullanıcı sayısının dünya nüfusuna oranı yüzde 66’yı aşıyor.

BİRİLERİ VERİLERİMİZDEN BESLENİYOR

İnternet ve sosyal medya kullanımının bu denli arttığı bir düzende şirketler de bu trende kendilerine en çok fayda sağlayacak şekilde ayak uydurmaya çalışıyor. Londra merkezli pazar araştırma şirketi GWI, ortalama bir sosyal medya kullanıcısının her gün 2 saatten fazlasını sosyal medya platformlarında geçirdiğini ortaya koyuyor. Bu da kabaca dünya nüfusunun her gün 10 milyar saatini sosyal medyada geçirdiği anlamına geliyor.

Böylesine bir potansiyelden faydalanmak isteyen teknoloji şirketleri de bunca kullanıcının ürettiği ve tükettiği verilerle besleniyor. Facebook, Amazon ve Google gibi teknoloji şirketleri kullanıcı verilerini topladıkları ve bu verilerle algoritmalarını son kullanıcıya daha zengin bir deneyim sunmak için geliştirdiklerini kabul ediyor. Bu sav en başta masum ve faydalı olarak görünse de bu algoritmalar tarafından toplanan veriler, şirketlerin tekelleşmesine yol açarak, politik, sosyal ve ekonomik birçok alanla bütünleşiyor. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının internet yoluyla oluşturduğu veriler, işe yararlılıklarını kaybettikten sonra atığa dönüşüyor. Bu atığın iklim değişikliği ve petrol ve gaz endüstrisine sağladığı katkılar ise çevresel olarak dünyanın karşı karşıya kaldığı riskleri artırıyor.

“BIG DATA” VE AMAZON MODELİ

Yılın ilk çeyreğinde 75,4 milyar dolar gelir açıklayan Amazon dünyanın en büyük e-ticaret platformlarından biri. Amazon’un “her şey bir çatı altında” iş modeli şirketi bugünkü konumuna taşımasına yardımcı olsa da, büyük bir çeşitlilikle karşılaşan kullanıcılar veri zengini oluyor fakat kendileri için en iyi seçimi belirlemede zorlanıyorlar. Bu noktada Amazon, müşterileri platformda gezinirken öneri algoritmasını geliştirmek için big data yani büyük veri kullanıyor. Ünlü yazar Bernard Marr, kaleme aldığı makalesinde Amazon’un büyük veri prensibini şöyle anlatıyor: “Amazon sizin hakkınızda ne kadar çok şey bilirse, ne satın almak istediğinizi o kadar iyi bilebiliyor. Bu noktada perakendeci ne satın almak isteyebileceğiniz verisine eriştiğinde, karşınıza bu ürünlerin reklamını çıkarabiliyor.” Platformunu kullanan her olası müşteriden veri toplayan Amazon, ne satın almak istediğinizin yanında teslim adresi (oturduğunuz mahalleye göre gelir düzeyiniz) ve yaptığınız yorumlara yönelik verileri de alıyor. Bu veri dağıyla müşteriye yönelik “360 derecelik bir yapı” oluşturan Amazon, böylece her müşterisine özel önerilerde bulunabiliyor.

ÇEVRESEL İRONİ

Amazon’un söz konusu algoritması, müşteri-hizmet sağlayıcısı arasındaki ilişkiyi iyileştirse de ortaya çıkan çevresel ve politik etkiler, büyük bir veri atığını kaçınılmaz kılıyor. Elettra Bietti ve Roxana Vatanparast’ın kaleme aldığı ve Harvard International Law Journal’da yayınlanan “Veri Atığı (Data Waste, 2020) isimli bir makalede, Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerinin pazar üzerindeki gücünün etkilerine dikkat çekiliyor. “İsmini dünyanın en büyük tropik yağmur ormanlarından birinden alan bir şirketin çevresel tahribata bu kadar katkıda bulunmasında bir ironi var” denilen makalede, Amazon’un 2040 yılına kadar karbon nötr olmayı hedeflediğini açıklasa da platformun karbon emisyonlarına gözle görülür şekilde katkıda bulunduğu belirtiliyor. Amazon, dünyanın önde gelen petrol ve gaz şirketlerine sunduğu bulut hizmetiyle bu şirketlerin petrol ve gaz çıkartmalarını kolaylaştırarak dolaylı olarak fosil yakıtı desteklerken, ayrıca iklim değişikliğini reddeden politik adaylara yaptığı bağışlarla politik anlamda çevreye zarar veriyor. Makalede, “Amazon örneği, ağ etkilerinin ve yoğunlaşmış pazar gücünün çevresel zararlara nasıl bağlandığını ve ayrıca siyasi bağışlar yoluyla iklim değişikliğiyle ilgili kamusal tartışmaları nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Bu nedenle veriye dayalı şirketler, pazar gücü ve çevresel konularla ilgili siyasi söylem, veri israfının önemli bir kısmını oluşturuyor” yorumu yapılıyor.

“BU MANİPÜLASYONU KANIKSADIK”

Kuzey Karolina Üniversitesinde Öğretim Üyesi Dr. Zeynep Tüfekçi, Amazon gibi şirketlerin veri yoluyla kullanıcı alışkanlıkları ve öneri altında sunulan reklam arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: “Dijital hayatlarımızda temel bir gerçeğe bakalım. İnternet reklamları… Onları yok sayıyoruz. Basit ve dikkat dağıtıcı görünüyorlar. Okuduğumuz ve arattığımız bir konuyla ilgili reklam tarafından internette takip edilme tecrübesini hepimiz yaşadık. Bu basit ve ucuz manipülasyonu adeta kanıksamış durumdayız. Göz devirip kendi kendimize “işe yaramıyor” diyoruz. Ne var ki internet ortamında dijital teknolojiler reklamlardan ibaret değil. Bunu anlamak için fiziksel bir dünya örneği ele alalım. Marketlerde şekerlemeler kasiyerin yanındaki raflara koyulur. Çocukların dikkatini çeker, almadan çıkmamanız için en olması gereken yerdedir. Ama ulaşabileceği alan ve sınırları bellidir. Markette sadece küçük bir alanda bunu uygulayabilirsiniz. Dijital dünyada bu milyarlara ulaşacak şekilde inşa edilir. Sınır yoktur. Ve bu reklamlar bireyleri teker teker hedef alarak anlayabilir, zayıf noktayı anlayarak kişisel seviyede nüfus edebilir. Hatta kişisel telefon ekranlarınızda da görülebilir.”

CAMBRIDGE ANALYTICA SKANDALI VE VERİ KULLANIMININ SİYASİ BOYUTU

Şimdiye kadar kişisel veri kullanımı sebebiyle haberlerde sık sık karşımıza çıkan Facebook’un en büyük veri skandallarından biri olan Cambridge Analytica olayı, veri kullanımının siyasi kullanımına en büyük örneklerden biri olarak sunuluyor. Cambridge Analytica’nın yaklaşık 50 milyon Facebook kullanıcısından topladığı verileri 2014’ten itibaren birçok farklı başkan adayının kampanyasında reklam hedeflemesi amacıyla kullanmaya başladığı biliniyor. Sadece ABD seçimleriyle sınırlı kalmayan Cambridge Analytica’nın Brexit sürecinde de etkili olduğu öne sürülen iddialar arasında.

“ALGORİTMALAR İŞİNİ YAPSIN DİYE GÖZETLENİYORUZ”

Facebook gibi platformların her durum bildirimi, mesaj, fotoğraflar gibi verileri saklayıp analiz ettiği ve hatta finansal bilgilerden tarama geçmişine kadar çeşitli veri acentelerinden veri satın aldığını belirten Tüfekçi, bu noktada algoritmanın kullanıcıya hizmet vermesi gerekirken kullanıcının algoritmaya hizmet ettiğini belirtiyor. Tüfekçi, şu yorumu yapıyor: “Asıl sorun şu ki biz bu karmaşık algoritmaların nasıl çalıştığını anlamıyoruz. Bu sınıflandırmayı nasıl yaptığını artık anlamıyoruz. Sanki artık programlama yapmıyoruz, tam olarak anlayamadığımız bir bilinç geliştiriyoruz. Algoritmalar tam işini yapsın diye gözetleniyoruz. Araştırmalar gösteriyor ki algoritmaların sizin için seçtikleri duygularınızı da etkileyebilir. Bununla da yetinmiyor ve siyasi davranışlarınızı da etkiliyor. Bu algoritmalar aynı zamanda siyasi, kişisel ve sosyal bilgi akışımızı da düzenliyor. Satılmakta olan biziz, veri ve dikkatimizin en yüksek ücreti veren otoriter ya da demagoga satılmadığı bir dijital ekonomiye ihtiyacımız var.”

ÖZGÜR İNTERNETİN GELECEĞİ DİJİTAL REKLAMIN DÖNÜŞÜMÜNE BAĞLI

2020 yılında ABD dijital reklam pazarındaki payı yüzde 28,9 olan Google, gelirinin büyük çoğunluğunu reklamlar üzerinden elde ediyor. Google, hizmet sağlayıcılarının ve kendisinin sunduğu bu reklamları, kullanıcıların arama motoru geçmişi, ziyaret ettikleri sayfalar gibi verilerini toplayarak hedefli hale getiriyor. Fakat veri kullanımının böylesine eleştirildiği bir ortamda Google, belki de tekelleşmiş teknoloji şirketleri arasında ilk olmak üzere kullanıcıların birden fazla internet sitesindeki arama verilerine dayalı reklamlar satmayı durduracağını açıkladı. Şirketten geçen ay yapılan açıklamaya göre Google, internet kullanıcılarının hareketlerini izleyen teknolojilere yatırım yapmayacak ve bu platformları kullanmayı bırakacak. Google’ın bu kararının dijital reklam ekosistemine büyük bir darbe vurması beklenirken, Google ürün yöneticisi David Temkin yazdığı bir blog yazısında bu kararın kişisel gizliliğin geleceği için elzem olduğunu düşünüyor. Temkin, söz konusu yazıda “Eğer dijital reklamcılık, insanların gizliliklerine ve kişisel bilgilerinin nasıl kullanıldığına dair endişelere yanıt verecek bir şekilde evrilmezse, özgür ve açık internetin geleceğini riske atarız” yorumunu yapıyor.

“VERİ ATIĞI TEMELİNDE DEMOKRATİK BİR SORUN”

Google’ın bu kararı, her ne kadar kişisel veri gizliliğinin geleceğine dair olumlu bir resim çizse de oluşan veri atığına bir çözüm sunmuyor. Buna paralel, Bietti ve Vatanparast toplumsal ve siyasal sorunların toplumsal ve siyasal katılım olmadan çözümünün mümkün olmayacağını savunuyor. “Veri atığı temelinde demokratik bir sorundur” yorumu yapılan makalede, “Veriye dayalı şirketlerle ilgili teknolojik ve ekonomik güçler aynı zamanda politik güçlerdir. Ortaya çıkardıkları sorunlara teknik çözümler yeterli olmayacak. Bu noktada teknoloji şirketlerinin, veriye dayalı altyapıların ve bu yapıların arkasındaki insanların geleceğimiz için sosyal ve ekolojik koşulları şekillendirme gücüne sahip olmasını isteyip istemediğimizi, kimin bu gücü kullanması gerektiğini ve hukukun nasıl bir rol oynaması gerektiğini sorgulamalıyız” ifadeleri yer alıyor.

KVVK’dan Facebook hakkında inceleme

• Biz bu haber üzerinde çalışırken Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun (KVKK), Facebook kullanıcı verilerinin sızdırılmasına yönelik çıkan haberlerin ardından inceleme başlattığı haberini duyuldu. Kurul, “Facebook’taki 533 milyon kullanıcının verilerinin bir hacker platformunda ücretsiz olarak paylaşıldığı” haberleri üzerine yaptığı görüşmenin ardından Facebook hakkında resen inceleme başlatılmasına karar verdi. Business Insider, geçen hafta bir hacker platformunda 106 ülkeden 533 milyon Facebook kullanıcısının telefon numaraları ve kişisel verilerinin çevrim içi olarak ücretsiz paylaşıldığını öne sürmüştü. Yayımlanan kişisel bilgilerin 32 milyondan fazlasının ABD’den, 11 milyonunun Birleşik Krallıktan, 6 milyonunun Hindistan’dan olduğu ifade edilen haberde, söz konusu bilgiler arasında telefon numaraları, konum bilgileri, doğum tarihleri, elektronik posta bilgilerinin bulunduğu belirtilmişti.

Paylaşılamayan veriler…

• Günümüzün loT (Nesnelerin interneti) dünyasında işler daha da karışıyor. Evimizde ve ofislerde kullandığımız router, modem, televizyon, aydınlatma aksesuarları, kameralar, ev sinema sistemleri, küçük ev aletleri, sağlık cihazları gibi bir dünya elektrikli cihaz artık internete bağlı çalışıyor. Bunların hepsi kendine özgü veriler toplayarak merkezlerine aktarıyor ve bu verileri işleyerek, bize hayatımızı kolaylaştıracak sonuçlar iletiyorlar. Verilerin çalınması tehlikesini bir kenara bırakırsak bu şirketlerden bir veya birkaçının örneğin Google’ın Alphabet ile yaptığı gibi tek bir şirket çatısı altında toplanması durumunda verileri aralarında paylaşmayacaklarının hiçbir garantisi yok. Bu durumda hakkımızda elde edilebilecek veri toplamının ve bu verilerin hangi amaçlarla, kimler tarafından kullanılabileceğini ancak hayal edebiliriz.

Kapitalizm yanında işin siyasi boyutu da var

Can Erginkurban / ESET ÜRÜN VE PAZARLAMA MÜDÜRÜ

ESET Ürün ve Pazarlama Müdürü Can Erginkurban, izleme-gözleme kapitalizmi olarak tanımlanan ve insanların internet üzerindeki deneyimlerini tek taraflı olarak katologlayarak davranışsal veri toplanması temeline dayanan bu sistemin yasal boyutu dışında bir de yasal olmayan veri sızıntıları kısmına dikkat çekiyor. İşin yasal boyutu ile ilgili geçtiğimiz aylarda gündeme gelen WhatsApp’ın kullanıcı sözleşmesine dikkat çeken Erginkurban, “WhatsApp kullanıcı verilerini ortak şirketi Facebook ile paylaşacağını açıklamıştı. Bunun anlamı iki farklı platformun kullanıcılarından ücretsiz olarak toplanan verilerin birleştirilerek daha da büyük ve işlevsel takip verisi oluşturulması. Daha açıklayıcı olması için; bu iki sosyal medya platformu birbirinden bağımsız iki farklı şirket olduğu zamanlarda platformlara üye olan bir kullanıcıyı düşünelim. Öncelikle kullanıcı verilerinin ileride birleştirilebileceğinden habersizdi. Bir taraftan WhatsApp uygulaması kullanılan cihaz, telefon numarası, lokasyon, mesaj zamanı gibi verileri topluyor. Diğer taraftan da Facebook ise cihaz bilgilerini, kullanıcının postlarını, yaptığı checkin’leri, arkadaşlarını, yorumlarını, beğenilerini ve daha bilmediğimiz bir sürü veri topluyor. İki grubun verilerinin birleştirilmesi sonucu kullanıcının kimliği, nerede oturduğu, kullandığı cihazlar, cinsel yönelimi, siyasal görüşü gibi her amaçla kullanılabilecek verilerin apaçık ortada olacağını ve dahası satılabileceğini söylemeye gerek yok sanırım” diyor. Bir de geçen hafta ortaya çıkan ama 2019 yılında yaşanmış olan Facebook veri sızıntısı durumu var. Facebook kullanıcılarının birçok verisinin şu an ücretsiz olarak erişilebilir durumda olması olayı başka boyutlara taşıyor.

Hükümetlerin, özel şirketlerden veri taleplerine şahit olacağız

“Nasıl önlem alabiliriz?” sorusunun yanıtını ise “Bütün sosyal medya platformlarına üye olmamakla başlayabilirsiniz. Üye olduğunuz platformlara girdiğiniz bilgileri sınırlı tutun. Zorunda olmadıkça doğum tarihi, ev adresi, telefon numarası gibi bilgileri vermeyin. Çocuklarınızın ve evinizin fotoğraflarını paylaşmayın. Gittiğiniz her lokasyonda checkin yapmayın” diyerek veriyor Can Erginkurban ve gelecek için başka noktalara da dikkat çekiyor. “Bunlar işin kapitalizm boyutu. Bir de siyasi boyutu var. Bazı donanım, yazılım ve platform üreticilerinin demokrasi ile yönetilmeyen ülkelerdeki ‘özel’ şirketler olduğunu biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki bu tür ülkelerde özel şirketlerin arkasında devletin desteği söz konusu. Bu durumda kişisel verilerin gizliliği gibi bir kavramdan söz etmenin ne yazık ki imkânı yok. Kaldı ki bu gibi devlet destekli üreticilerin müşterileri sadece o ülkenin vatandaşları değiller. Diğer taraftan hükümetler birer birer özel şirketlerin sahip olduğu bu verileri talep edeceklerdir -tabi henüz talep edilmeyenlerden bahsediyoruz-. Birkaç yıl içinde hükümetlerin mahkemeler aracılığı ile özel şirketlerden veri talep etmelerine şahit olacağız gibi görünüyor. Bundan sonraki adım ise Amerika’daki Patriot Act benzeri yasalarla verilerin tamamen hükümetlere açık olması talebi gelecektir.”

Yılda 59 zettabyte veri üretiliyor

Serap Günal / SİBERASİST GENEL MÜDÜRÜ

2010 yılında dünyada 2 zettabyte olan yıllık veri üretme miktarının Statista’nın 2021 raporuna göre, yılda 59 zettabyte’a ulaştığına dikkat çeken Siberasist Genel Müdürü Serap Günal, “Bu denli yüksek oranda verinin üretildiği dünyada oluşabilen yıllık atık verilerin de artık zettabyte olarak belirtildiğini tahmin ediyoruz. Bunun en büyük nedeni ise nesnelerin interneti, teknolojik cihazlar ve günlük internet kullanımında yüksek artışlar. Dünyada şu an 4,66 milyar internet kullanıcısı ortalama 7 saat internette sörf yapıyor. Bu da beraberinde her bireyin oluşturabildiği verinin ucunun artık bulunamayacağını gösteriyor” diyor. Bireysel atık verilerin yani veri çevresinin şekillenmesinin tamamıyla kişinin internetteki ayak izlerinden oluştuğunu hatırlatan Günal, şunları söylüyor: “Bireysel atık veriler dijital pazarlama dünyası için bulunmaz bir hint kumaşı. Müşterinin tüm davranışları onlar için yeni pazarlama esaslarını oluşturup müşteri deneyimini daha da artırırken dolandırıcılar için de aynı zenginliği yaşatabiliyor. Atık verilerinizin sizi tanımlanabilir hale getirdiğini ve sosyal mühendislik saldırılarının kaynağını oluşturarak bilgilerinizi birçok yerde kullanmanın yolunu açacağını unutmamak gerekiyor.”

Haber

Ünlü yatırımcı Marc Faber’den Türkiye açıklaması

Uluslararası finans piyasalarındaki kriz tahminleri dolayısıyla “Doktor kıyamet” olarak bilinen yatırım uzmanı Marc Faber, yatırımlar için Türkiye’nin cazip olduğunu belirterek, “Türkiye’de hisse senedi almayı düşünüyordum. Almadım ve piyasada düşüş yaşandı. Fakat şimdi bazı hisse senetlerine yatırım yapmayı düşünüyorum.” dedi.

The Gloom, Boom & Doom Report’un yayıncısı ve editörü, İsviçreli yatırımcı Faber, yaptığı açıklamada, Batı ekonomilerinde hükümetlerin salgın konusunda üretimi durduran tedbirleri nedeniyle işletmelerin yüzde 30’unun bir daha açılmayacağını söyledi.

Yabancı yatırımcılar için Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yatırım fırsatları bulunduğunu aktaran Faber, “Türk varlıkları, değerinin altında. Türkiye (yatırımlar için) görece cazip. Türkiye’de hisse senedi almayı düşünüyordum. Almadım ve piyasada düşüş yaşandı. Fakat şimdi bazı hisse senetlerine yatırım yapmayı düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.

Faber, her şeyden önce Batı dünyasının Türk şirketlerinin çok iyi yönetildiğini anlamadığını, Türk şirketlerinin Orta Asya ile iş yapabildiğini aktararak, “Eğer Orta Asya’ya açılmayı istiyorsanız Türk şirketleri çok iyi bir araç.” ifadesini kullandı.

Çin’in ABD ile yaşadığı gerilime rağmen hisse senedi piyasasının iyi bir performans sergilediğini ifade eden Faber, önümüzdeki dönemde Çin hisse senedi piyasasında düzeltme görülebileceğini söyledi.

“Gelişen piyasalar, değerinin altında hisseleri içeren bir hazine koleksiyonu gibi”

Irak ve Özbekistan’ın gelişen hisse senedi piyasaları açısından fırsatlar sunduğunu aktaran Faber, “Özbekistan’da yatırımları olan bir şirketin yönetim kurulundayım. Orada yatırımlar yaptık. 3 ay içerisinde yüzde 20’nin üzerinde artış gözlemledik.” diye konuştu.

Faber, gelişen piyasaların, “değerinin altında hisseler içeren bir hazine koleksiyonu gibi” olduğunu söyledi.

Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri

Ünlü yatırımcı Faber, dünyada salgın sonrasında güç dengesinin değiştiğini, ilerleyen dönemde ABD’nin, güç kaybedeceğini, bu nedenle Rusya ve Çin ile jeopolitik gerilimleri artırabileceğini kaydetti.

Faber, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan bahsederken, “Bazı insanların onu sevdiğini, bazı insanların da sevmediğini söyleyebiliriz. Fakat o bir lider. Esasen Amerika’ya ve AB’ye karşı çıkma cesaretine sahip. Bunu kabul etmemiz gerekiyor.” dedi.

İngiltere ve Türkiye’nin AB dışında kalmaya devam etmesi gerektiğini savunan Faber, şöyle devam etti:

“Bence Avrupa’daki her ülke Türkiye ya da İngiltere gibi olmayı, birlikte olmamayı diler. Avrupa’da çoğu insan AB’den nefret ediyor. Fakat politikacılar AB’yi seviyor. Çünkü çok fazla para kazanıyorlar. Oradan komisyon alınıyor, buradan komisyon alınıyor. Avuçlarına para akıyor. Fakat sıradan insanların en son istediği şey birlikte üye olarak kalmak. Türkiye, AB’ye hiçbir zaman üye olmamalı. Asla…”

Faber, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin Arap dünyası, Çin, Rusya ve Hindistan ile iyi ilişkilere sahip olmasının önemli olduğunu vurguladı.

“Bence kemer sıkma yeniden gündeme gelecek”

Marc Faber, gelişen ekonomilerin, salgında derin darbe alan ekonomilerini yenide ayağa kaldırmak için para musluklarını açma yoluna gittiğini belirterek, “Bence kemer sıkma yeniden gündeme gelecek. İsteyerek değil, kazara gelecek. Her ülkede para basmak, servet yanılmasına yol açar. Bir süre devam eder ama sonuçları çok kötü olur.” şeklinde konuştu.

Yatırımcıların yatırımlarını çeşitlendirmesinin faydalı olacağını ifade eden Faber, “Temkinli bir şekilde yatırım çeşitlendirmesi yapmak gerekiyor; farklı para birimlerinde, farklı ülkelerde, farklı hisse senetlerinde çeşitlendirmek gibi… Emlak, nakitte çeşitlendirme gibi… Bu çeşitlendirme, değerli metalleri ve son dönemde insanların önerdikleri gibi kripto para birimlerini içerebilir.” dedi.

Kripto paraların geleceği

Yatırım uzmanı Faber, kripto paralara değinirken, “Bitcoin ve kripto para birimleri konusunda bana yazan iki uzmanım var. Onlar bana ‘kaybetmeyi göze aldığınız kadarını kripto para birimlerine yatırın’ dedi.” ifadesini kullandı.

Bazı hükümetlerin önümüzdeki dönemde kripto para birimlerini vergilendirmeye çalışacağını ifade eden Faber, “Tabii ki vergilendirecekler. Başarılı olan ne varsa vergilendirilir. Bu hükümetlerin demir kanunudur. Başarısız olan ne varsa da genellikle sübvanse edilir.” dedi.

Haber

İSO Başkanı Bahçıvan: Yerli çip üretimi şart

‘Tedarik Zincirlerinde Çipler’ adlı panelde konuşan İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Türkiye’nin en kısa sürede yerli çip üretimine kavuşması gerektiğini söyledi.

Salgın nedeniyle yaşanan çip tedariki sorununun üretim süreçlerinde ciddi aksamalara yol açtığını belirten Bahçıvan, buna lojistik sorunlar, artan navlun bedelleri ve spekülatif hareketler de eklendiğinde büyük oranda hammadde ithalatçısı olan Türkiye sanayisi için katlanılması güç bir maliyet artışının ortaya çıktığını dile getirdi.

“Üretiler artan talebe yetişemiyor”

Çip kullanımında ciddi bir büyüme potansiyeli olduğuna dikkat çeken Bahçıvan, “Sadece geçen ocak ayında dünya üzerinde 40 milyar dolarlık çip satıldı. Üreticiler artan talebe yetişemiyor. Günlük kullandığımız ev aletlerinden araç içi elektronik sistemlere, savunma sanayiinden giyilebilir teknolojilere kadar her alanda büyük önem taşıyan çipler; ticaret ve teknoloji alanında süregelen rekabetin ve hatta küresel hegemonya mücadelesinin ana unsurlarından biri haline dönüşüyor.” dedi.

Çip konusunda ABD ve Çin başta olmak üzere dünyada yaşanan ticaret savaşları ve dev teknoloji firmalarının çip yatırımları gibi gelişmelerin, 2020’li yıllarda dünyada teknoloji haritasında büyük değişimlere neden olacağını söyleyen Bahçıvan, şöyle konuştu: “Türkiye olarak küresel rekabet koşullarında bu değişimleri kenardan izlemek gibi bir lüksümüz yok. Yakın coğrafyaya ve yeni pazarlara yönelik büyük hedefleri olan, üretim, yatırım ve büyüme arzusu açısından tabiri caizse kabına sığmayan bir sanayici profilimiz var. Bu durum, geleceğin teknolojik ihtiyaçlarına hitap eden ürünlerin ihtiyaç duyduğu ham madde tedarikine yönelik stratejik yatırımlarda, devletin de katkısıyla güçlü bir üretim seferberliğini zorunlu kılıyor. Ülkemizin en kısa sürede en son teknoloji ve bilgi birikimiyle donanmış bir yerli çip üretimine kavuşması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda gerek Savunma Sanayi Başkanlığımız, gerekse TÜBİTAK gibi kurumlarımız nezdinde belli çabaların sergilendiğini memnuniyetle izlemekteyiz. Dünyada yaşanan hızlı süreç, adımlarımızı sıklaştırma konusunda hepimiz için önemli bir uyarı niteliği taşıyor.”

Çip konusunda dünyada yaşanan gelişmeler hakkında da görüşlerini paylaşan Bahçıvan, en büyük çip tüketicisi olan Çin’in, stratejik öneme sahip bu üründe ABD’ye bağımlılıktan kurtulmaya çalıştığına dikkat çekti.

Çip krizinin dünyanın gündeminde en üst sıralara tırmanmış durumda olduğunu belirten Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Mehmet Fatih Kacır ise, “Artık tedarik zincirine genel anlamda bakışın değiştiği bir dönemdeyiz. Bu anlamda Türkiye’nin de tedarik güvenliğini çok daha ileri bir noktaya taşıyacağız.” dedi.